Travesti ve Travestilerin Yaşadığı Şehirler

Travesti ve Travesti Siteleri ile ilgili tüm bilgilere aşağıda travestilerin yaşadığı şehirlere tıklayarak ulaşabilirsiniz .

Kriz travestiler ile seksi vurdu

Cinsel sorunların bedensel nedenlerden çok psikolojik sorunlardan kaynaklandığı bilinen bir gerçek… Dolayısıyla meydana gelen ekonomik ve siyasal krizler ve akabinde meydana gelen belirsizlikler ve işsiz kalma endişesi, psikolojik sorunlar olarak bireylerin ve çiftlerin cinsel hayatlarını olumsuz yönde etkileyebiliyor. Yapılan araştırmalar ülkemizde 17 Aralık 2013 tarihinde baş gösteren ve ülke ekonomisini derinden etkileyen olayların, belirsizlik, geçim sıkıntısı ve gelecek kaygısıyla birlikte korku, endişe, kaygı ve stres gibi olumsuz duyguların yoğun hissedilmesine neden olduğunu gösteriyor. Cinsel işlev bozukluklarının tetikleyicisi olan olumsuz duygu birikimleri, ruhsal hastalıklara, sertleşme sorunlarına, cinsel isteksizliğe ve erken boşalmaya neden olabiliyor, aldatmalar artabiliyor.

Çarpıcı anket sonuçları

Ekonomik ve siyasi kriz çiftlerin cinsel hayatını olumsuz yönde etkiliyor. Cinsel Sağlık Enstitüsü Derneği’nin yaptığı araştırmaya göre, kriz kadınları daha çok etkiliyor. Araştırmaya göre, kadınların yüzde 70’i krizden dolayı travesti cinsel yaşamlarının olumsuz yönde etkilendiğini dile getirirken, erkeklerde bu oran yaklaşık yüzde 60 civarında. CİSED tarafından gerçekleştirilen araştırma çiftlerin yaşanan krizden dolayı cinsel ilişkiye daha az girdiklerini gözler önüne seriyor. İnternet üzerinden gerçekleştirilen ve 1000 kişi arasında yapılan araştırmaya göre, halkının yüzde 30’u belirsizliklere ve çatışmalara neden olan krizden dolayı cinsel hayatını askıya almış durumda. Araştırmaya katılanların yüzde 70’i yaşanan olaylardan dolayı gelecek korkusu taşıdıklarını ve cinsellikten soğuduklarını dile getirirken, her şeye rağmen cinsel hayatlarını sürdürmekte zorlandıklarını, yaşam tarzlarında değişikliğe gittiklerini ve daha çok erken boşalma, sertleşme sorunları ve cinsel isteksizlik gibi cinsel sorunlar yaşadıklarını belirtiyor. Ekonomik krizden dolayı cinsel yaşamı etkilenenlerin başında çalışan kadınlar, orta yaş ve üstü erkekler bulunuyor. Kadınların yüzde 70’i eskisi kadar sık cinsel ilişkiye girmediklerini dile getirirken, ankete katılan her 3 erkekten biri ekonomik krizden dolayı streste olduğunu ve bu çerçevede cinsel istek duymadıklarını ve buna rağmen travesti seks yapmaya çalıştıklarında ise sertleşme sorunları yaşadıklarını ve geçmişe göre daha erken boşaldıklarını belirtiyor.

Son 3 ayda cinsel sorunlarda artış gözlemleniyor…

Bireye belirsizlik ve yenilmişlik hissi veren, stres ve kaygı yaratan her türlü psikolojik, ekonomik ve siyasi faktör, cinsel sağlık üzerinde olumsuz etkiler yaratabiliyor. Özellikle geçim şartlarının zorlaşması, ekonomik krizler, işsizlik, işsiz kalma kaygısı, gelir düzeyinin düşmesi, enflasyon ve devalüasyon gibi hem ülkeyi hem de bireyi olumsuz yönde etkileyen durumlar cinsel sorunlara neden olabiliyor. CİSED’in yaptığı araştırma, ülkemizde son 3 aylık dönemde cinsel sorunlarda artış olduğunu gösteriyor. 17 Aralık olaylarıyla birlikte CİSED’in Cinsel Sağlık Danışma Hattı’nı arayanlarda ve cinsel sağlık problemleriyle cinsel tedavi merkezlerine başvuranlarda %20’lik bir artış olduğu görülüyor.

Cinsel isteksizlik başgösterdi…

CİSED’in yaptığı araştırma, ekonomik kriz, geçim sıkıntısı, aile ya da hayat düzenini sürdürememe endişesi, yaşam standartlarını koruyamama ve sorumluluklarını yerine getirememe korkusunun, erkekleri ve kadınları olumsuz yönde etkilediğini ve partnerlerinden uzaklaşarak kabuklarına çekildiklerini gösteriyor. Bunun nedeni ise, stres altında kalan kişilerin beyinlerinden salgılanan stres hormonlarının ‘Savaş ya da kaç!’ mesajıyla, cinsel isteği azaltması… Çünkü stresle etkili bir şekilde baş edilemediğinde ya da üstesinden gelinemediğinde ve kişinin hayatında stres kaynakları yavaş yavaş çoğalmaya başladığında vücudun adaptasyon kapasitesi zorlanıyor. İnsan bedeni uzun süre stresle karşı karşıya kaldığı takdirde vücudun strese karşı koyma gücü gün geçtikçe tükenmeye başlıyor ve üç evreli bir tepkime süreci başlıyor. İlk olarak ‘alarm tepkisi’ oluşuyor yani vücut stresle karşılaştığında, stresi oluşturan durumu azaltmak amacıyla eldeki bütün kozlarını kullanıyor. Kaçma, donma veya savaşma şeklinde anlık ve hızlı tepkilerin olduğu bu dönem fizyolojik olarak kasların gerginleştiği, duygu patlamalarının yaşandığı, duyguların kabardığı bir evre… Stres azalmadığında vücut ikinci evreye geçiyor. ‘Savunma ve direnç geliştirme tepkisi’ olarak bilinen ikinci evrede, elde kalan bütün diğer kozlar kullanılıyor. Stresin uzun sürmesi vücudun bütün enerji kaynaklarını tüketiyor. Savunma durumunda beynin ön tarafına gitmesi gerekli olan kan beynin arka tarafına gönderiliyor. Bu durumda bilinçten sorumlu olan ön taraf iyi kullanılamadığı için kişi mantıklı düşünüp, doğru kararlar alamıyor, bilinçsiz hareket ediyor, vücut asit üretmeye başlıyor, bağışıklık sistemi zayıflıyor, mide ve bağırsak sorunları gibi hastalıklar baş gösteriyor. Vücut strese karşı direnç geliştirmesine rağmen stresi ortadan kaldıramadığında ve enerji kaynakları tükendiğinde uyum sürecinin üçüncü evresine geçiyor. ‘Tükenme tepkisi’ olarak bilinen üçüncü evrede, vücut savunmasız kalıyor, tükeniyor, sertleşme sorunları, erken boşalma, cinsel isteksizlik gibi cinsel sorunlar, anksiyete, depresyon, panik atak, boş vermişlik, tükenmişlik sendromu, uyku bozuklukları gibi ruhsal sorunlar, uyuşturucu ve alkol kullanımında artış bu safhada ortaya çıkıyor.

 

Kriz depresyon ve anksiyeteye neden oluyor…

Ekonomik ve siyasi krizler belirsizliklerle birlikte bireylerde bastırılmışlık, kapana sıkışmışlık, umutsuzluk ve çaresizlik duyguları, gelecek kaygısı yaratıyor. Gelecek kaygısı yaşayan birey kendine olan güvenini git gide yitiriyor. Yitirilen güven karşısında kişi hiçbir şey yapmak istemiyor, üretme isteğini kaybediyor, iş, aile ve çift ilişkilerinde motivasyonu yitiriyor. Bu tür ani değişimler daha çok depresyona ve anksiyeteye neden oluyor.

Peki, neler yapılabilir?

Ekonomik ve siyasi olayların yarattığı stres ve onun olumsuz sonuçlarından korunmanın yolları,

(1) korkuyla ve öfkeyle dürüstçe yüzleşmek,

(2) sevme ve üretme kapasitesini arttırmak,

(3) olumsuz duyguları ve düşünceleri sevilen ve güvenilen kişilerle paylaşmak,

(4) nefes ve gevşeme egzersizleri yapmak,

(5) düzenli ve doğru beslenmek,

(6) düzenli egzersiz ve spor yapmak,

(7) olumlu düşünmek,

(8) olumsuz haberlerle moral bozan TV’yi kapatmak,

(9) alkolü ve sigarayı azaltmak ve

(10) kısa bir tatile çıkmak…

Hissedildiği anda dile getirilmesi gereken öfke ve korku kötü duygular değil… Dile getirilmezse, öfke, küskünlüğe ve hatta nefrete dönüşebiliyor, korku tüm bedeni kaplayabiliyor ve bu durum çok zarar verici olabiliyor. Bu nedenle kişilerin öfke, korku ve umutsuzluk duygularını ortaya çıkar çıkmaz söze koymaları, paylaşarak gidermeye çalışmaları gerekiyor. Sevmek ve üretmek için öfkeyi, korkuları, ıstırabı ve umutsuzluğu yenmek önem taşıyor. Bunun için kişinin var olan durumunu değiştirmesi, yaşanan olaylara ve krize gösterdiği tepkilerini veya kriz ortamı değiştirmesi gerekiyor. Kişinin kendi kendisine yaptığı olumsuz konuşmalar veya düşünceler devam ettikçe hayatın normale dönmesi zorlaşıyor. Olumsuz düşüncelerin farkına varmak ve olumlu düşünmeye çalışmak hem stresi azaltmaya yardımcı oluyor hem cinsel yaşamı keyifli kılıyor hem de sağlıklı kararlar alınmasını sağlıyor.

 

Eşitliğin Hiyerarşisi: Eşcinsellik ve İnsan Hakları

“Birçok insan bunun seksle ilgili bir şey olduğunu düşündüğü için eşcinsel haklarından bahseder bahsetmez ya utanırlar, ya kıkırdarlar, ya da agresifleşirler. Onun için bu hakkın bir insan hakkı olduğu konuşması bir sorundur ve bu da hiyerarşiyle bağlantılıdır. Maalesef bu hiyerarşi işi bizim gibi bu işin pratiğini yapan insanların ilk önce savaşmaları gereken şeydir.” Dr. Kürşad Kahramanoğlu’nun, Bilgi Üniversitesi’nde, 2005 yılında,“İnsan Hakları Aktivizmi” programı kapsamında yaptığı “Eşitliğin Hiyerarşisi: Eşcinsellik ve İnsan Hakları” başlıklı konuşmayı insan hakları günü vesilesiyle sunuyoruz.

LGBT topluluğun yakından tanıyor olsa da Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Turgut Tarhanlı’nın konferans öncesi Kürşad Kahramanoğlu sunuşunu da paylaşıyoruz:

“Yüksek lisans programı çerçevesinde “İnsan Hakları Aktivizmi” adlı bir dersimiz var. Biraz avangard bir ders çünkü insan hakları hukuku olmasına rağmen aslında hukuka da nasıl meydan okunabileceğine ilişkin aktivizm tekniklerini, yöntemlerini de ele alıyoruz. Dersin tabii ki teorik olarak yürüyen kısımları yanında, birçok yabancı uluslararası insan hakları örgütünün temsilcilerini buraya davet etmek suretiyle ve tabii Türkiye’deki insan hakları hareketinin de önde gelen temsilcileriyle de hem teoriyi hem pratiği bir araya getirmeye çalışıyoruz. Bunlardan ilki bugün Sayın Kürşad Kahramanoğlu’yla birlikte birazdan başlayacak. Kısaca -tanıyanlarınız tahmin ediyorum çoktur- tanımayanlar için Sayın Kürşad Kahramanoğlu hakkında bilgi vermek istiyorum.

Kendisi International Lesbian and Gay Association, kısaca ILGA diye adlandırılan ve uluslararası hareketin çok önemli uluslararası örgütlerinden biri olan ILGA’nın, genel sekreterliğini yaptı. 1999 yılından beri bu görevi üstlendi ve görevi de iki kez yenilendi. Fakat çalışma alanı sadece bununla sınırlı değil ve uzun yıllardır Britanya’da yaşadı. Aynı zamanda Manchester Üniversitesi Felsefe Bölümü öğretim üyeliği yaptı ve bu alanda, özellikle etik konusunda çalışmaları var. Ayrıca Manchester Üniversitesi’nin “Oriantal Studies” bölümünde de dersler vermiş bir kişi. Fakat bir ayağı da akademik hayatın dışında sokakta duruyor çünkü sendikal hareketin, İngiltere sendikal hareketinin önde gelen sendikalarından “UNISON”ın 12-13 yıl boyunca önemli görevlerinden birini üstlendi. Hatta şunu söyleyebilirim biraz diğer faaliyet alanlarıyla da bağlantılı bu sendika kamu hizmetlileri sendikası, Britanya’da ve sadece kol emekçilerini değil kafa emekçilerini de bünyesinde barındıran ve 1,5 milyona yakın üyesi olan büyük bir sendika. Mavi yakalılar ve beyaz yakalıları bünyesinde topluyor fakat sendikada yaklaşık 12-13 yıl boyunca bir göreve başlamasının aslında başlangıcı ILGA bakımından yani International Lesbian and Gay Movement hareketi bakımından önem taşıyor. Sendika bu amaçla kendisini sendikada faaliyette bulunması için görevlendirmiş. Yani aynı zamanda çalışanlarının bu açıdan da haklarının korunması bakımından bu alanda önemli katkıları olan bir kişi olarak sendikada da hizmette bulunması için böyle bir süreyi de orada geçirmiş. Ben çok fazla uzatmadan sözü asıl sahibine vereyim. Kürşad Bey buyurun.”

Kürşad Kahramanoğlu: Başlamadan evvel İstanbul Bilgi Üniversitesi’ne beni davet ettiği ve bu imkânı sağladığı için teşekkür etmek istiyorum. Benim için burada bulunmak hem bir zevk hem bir gurur. Biz bu dersin ya da konuşmanın başlığını “Eşitliğin Hiyerarşisi” diye koyduk ama biraz seksi geldiği için koyduk aslında. Anlatacağım şeyler bununla ilgili değil. Peki, neden bunu koyduğumuzu sorarsanız, ben aslında size çok daha pratik ve aktivizmle ilgili bir şey anlatmak istiyorum. Ama bunu baştan niye konuşuyorum derseniz benim son 10 senedir ana temam bu. Bu ana tema çok önemli ve bunu her yerde ne yaparsam yapayım belirtmek ihtiyacı duyuyorum. Çünkü dünyanın her yerinde, hemen hemen her yerde ayrımcılığa uğrayanların hiyerarşisi var. Özellikle ülkemizde bu çok önemli. Neden önemli olduğunu çok kısa açıklamaya çalışayım. Şunun için önemli; ayrımcılığın hiyerarşisi olduğu zaman dördüncü ve en son, büyük insan hakları hareketi dediğimizde eşcinsel hakları daima bu listenin sonunda geliyor. Yani insanlara daha birinci etapta, bunun insan hakları olduğunu anlatma sorunu var. Bu sadece Türkiye’ye mahsus değil. Mesela benim daha önce yıllarca çalıştığım ve bulunduğum İngiltere’de de böyle. Sendika mesela sonunda bu işi anladı ve çok önem vermeye başladı. Ama sendikadaki ilk mücadele eşcinsel haklarının bir insan hakkı olduğunu sendikaya kabul ettirmekle başladı. Eşcinsel haklarında, büyük bir handikaptır nedenini sorarsanız, birçok insan bunun seksle ilgili bir şey olduğunu düşündüğü için eşcinsel haklarından bahseder bahsetmez ya utanırlar, ya kıkırdarlar, ya da agresifleşirler. Onun için bu hakkın bir insan hakkı olduğu konuşması bir sorundur ve bu da hiyerarşiyle bağlantılıdır. Mesela kadın hakları konusunda birçok ihlal var ama hiçbir zaman kadın haklarının bir hak olduğunun kavgasını yapmaya gerek yoktur. Veyahut ırk ayrımcılığının kavgasını yapmaya gerek olmaz. Maalesef bu hiyerarşi işi bizim gibi bu işin pratiğini yapan insanların ilk önce savaşmaları gereken şeydir. O yüzden de, cinsellik yönünden açık olmanın aktivizm yönünden önemli olduğunu bir politik hareket olarak, duruş olarak her zaman söylüyoruz. Tabii haklar göreceli olarak zamanla kazanılıyor. Bu kazançlar sonunda, insanlar eskisine rağmen biraz daha eşit oluyorlar. Fakat neticede prensip olarak yarı veya biraz daha eşit, eşit değil demektir diyoruz. Yani bir örnek vereyim. Mesela İngiltere’de rüşt yaşı, benim için bu dersin en heyecan verici şeylerinden biri, 28 senedir, ilk defa bu konuyu Türkçe anlatmak durumundayım, sürçü lisan edersem özür diliyorum sizden. Ukalalık olsun diye araya İngilizce kelimeler sıkıştırmamdan değil, hakikaten Türkçesi’ni bulamamam ve bilemememdendir, inşallah anlayışla karşılarsınız.

İngiltere’deki rüşt yaşı yani bir insanın cinsel ilişkiye girmede ne zaman serbest olacağı yaş, uzun süreler politik bir tartışma olarak devam etti. Çünkü ben İngiltere’ye 77 yılında geldiğim zaman zaten eşcinsellik daha yeni legalize edilmişti. Ve eşcinsellik yaşı erkekler için 21, kadınlar için yoktu. Yani lezbiyenler için, heteroseksüeller için 16 idi ve bu çok enteresan bir şeydir. Niçin lezbiyenler için yok derseniz Victoria zamanında eşcinsellik illegal hale getirildiği ve hapisle cezalandırılacak çok ciddi bir suç haline getirildiği zaman, kanun Kraliçe Victoria’nın önüne konulduğunda buna çok sinirlenmiş. İki kadının cinsel ilişkisinin olabileceği fikri bile onu çok sinirlendirmiş ve böylece kanundan bu çıkartılmış. Anlatılan hikâye budur. Yani bunun ne kadar tarihsel ve bilimsel gerçekliği var bilmiyoruz ama önemi o dönemdeki İngiltere’deki yaklaşımı göstermesi yönünden var. Lezbiyenlik konusu iki kadının cinsel ilişkisi hiçbir şekilde kanunda belirtilmemiştir. İki erkeğin ilişkisi çok ağır şekilde cezalandırılmıştır ve sonradan legalize edildiği zaman, İngiltere’de 60’lı yılların sonuna doğru, 70’li yılların başlarında, erkekler için legal ilişki kurma yaşı 21 kabul edilmiştir. Şimdi bu bir eşitlik değil, yani neden bir kadın ve erkek 16 yaşından sonra cinsel ilişki içine girebiliyor legal olarak da iki erkek bunu 16-21 yaş arasında yapamıyor. Bu 15-20 sene süren bir tartışma konusu olmuştur. Politik partiler içinde, parlamentoda, sendikalarda, bütün İngiltere’de, bu işle ilgilenen ve söyleyecek lafı olan insanlar, gruplar ve organizasyonlar arasında. Sonunda Thatcher döneminde değil de onu takip eden John Major’ın başbakanlığı döneminde, ama yine de tutucu partinin iktidarda olduğu dönemde, bu 21’den 18’e indirilmiştir. Tabii bu da aktivistler tarafından kabul görmedi çünkü yine biraz evvel söylediğim gibi bu bir eşitlik değil. Neden bir erkekle kadının 16 yaşında cinsel olgunluğa ulaştığı kabul edilip, ilişkiye girmeleri kanun tarafından kabul ediliyor? Fakat bu o dönemki iktidarlar tarafından çok büyük bir başarıymış gibi kabul edilip bizim tarafımızdan da kabul görmesi beklendi. Tabii sonunda İngiltere’de 15 sene falan gibi süren bir mücadele sonunda bu eşitlendi yani yarı veya biraz daha eşit, eşit değildir demekten kastımız bu.

Bu konuda son zamanlarda eşcinsel hareketin, sağda solda duyuyorsunuz, en önem verdiği şey, aynı cinsten insanların evlenmesi gibi görünüyor. Bunun nedeni de aslında bununla politik olarak ilgilidir. Çünkü benim tanıdığım en az yüzlerce binlerce eşcinsel var ki birçoğu evlilik müessesesine sıcak bakmıyorlar. Evlenmek, onlar için evlenme hakkı bir politik mücadele. Fakat dünyanın birçok ülkesinde, yine mesela İngiltere’de evli çiftlerin bazı imtiyazları var. İngiltere’de evli çiftler bekârlara göre daha az vergi verirler. Evlendikten sonra evli olduğun insanın üzerinde bazı hak ve yaptırımları var. İşte ameliyat olmasına, gömülmesine kadar, mirasına kadar, ilgili hukuk açısından önemli yerleri var. Evlilik onun için çok önemli politik bir konu haline geldi. Mesela şöyle bir durum var. 30 sene iki lezbiyen bir arada yaşıyorlar. İki kadın gayet mutlu bir çift olarak 30 sene bir evlilik hayatları, beraberlikleri oluyor fakat ölünce, eşlerden bir tanesini ailesi geliyor ve evden atıyor. Ailesi geliyor ve diyor ki böyle bir ilişki yok, siz 30 sene yaşamış olabilirsiniz ama kanun gözünde beraber değilsiniz. Bu yüzden evlilik konusu önemli. Son olarak da başkalarının ayrımcılığa uğradığı bir toplumda veya da dünyada eşitlik yok demektir. Bu çok önemli. Özellikle yine Türkiye gibi eşcinsellik konusunda insan hakları mücadelesinin başlarında olduğumuz ülkelerde bunu devamlı söylemek zorundayız. Çünkü her şeyden önce diğer insan hakları mücadelecilerini kazanmamız gerekiyor. Onların da bu prensibe sahip olmaları lazım. Yani Türkiye’de, bazı grupların hakları alınmış bazı grupların hakları alınmamışsa, eşitliğin ciddi olarak konuşulduğu bir yer olamaz. Bu çok önemli bir prensip. Son olarak bunu şunun için söylüyorum. Dediğim gibi bu prensipten hareket etmezsek benim gördüğüm, anladığım ve pratiğini yaptığım kadarıyla eşit haklar konusunu, genel olarak insan hakları konusunu ilerletemeyeceğimizi düşünüyorum. Çünkü o zaman şöyle durumlar ortaya çıkıyor. Türkiye mesela bunun çok enteresan ve tipik bir örneği.

Eşitlik konusu birkaç tane kaleme indiriliyor. Dışarıdan eğer Türkiye’yi hiç bilmeyen bir insan Türkçesi olsa gelip bir ay kalıp takip etse televizyonu, radyoyu, gazeteyi Türkiye’deki eşitlik konularını ne olarak görecek: Türban. Ondan başka eşitlik konusu yok mesela Türkiye’de, biraz belki Kürt dilinin kullanılması gibi yani azınlık haklarının diğer bir parçası olan değişik dil, din ve ırktan gelen insanların, konularında bazı şeyler görecek ama eşcinsellik hakkında ciddi bir şey duyması çok zordur. Magazin haberler dışında. Bu da kesin olarak eşitliğin hiyerarşisinden geliyor ve biz bunu baştan reddetmek durumundayız diye düşünüyorum. Veya reddetmezsek fazla bir ilerleme kaydetme şansımız olacağını düşünmüyorum. Şimdi ben size biraz arka plân olsun diye ILGA hakkında azıcık bahsedeyim; International Lesbian and Gay Association dünyadaki lezbiyen, gey, biseksüel ve transeksüel grup ve bireyleri bir araya getiren yegane kuruluştur. Bu organizasyonun üyeleri, esas üyeleri diyoruz biz onlara, esas üye olmalarının nedeni o üyeler oy verebiliyorlar, organizasyonun politikasını kararlaştırabiliyorlar. Yani bunlar, değişik ülkelerdeki, 90 ülkede, 400’ün üzerinde, lezbiyen, gey, biseksüel ve transeksüel veyahut da bunların karışımı yahut da ayrı ayrı tek başlarına gruplardır. Bunlar ILGA’nın tam üyeleridir. Dediğim gibi organizasyonun politikasını kararlaştırmak ve oy vererek, işte benim gibi insanları organizasyonların başına seçmek gibi fonksiyonlar onlara mahsustur. Bunun dışında bireyler tabii üye olabilirler fakat bu bireylerin üyeliği bir organizasyon üyeliği gibi değil daha çok bilgi almak içindir. Bir de desteklemek babında bizim “associated members” dediğimiz, kendileri eşcinsel organizasyonu olmadığı halde bizi destekleyen organizasyonlar vardır. Mesela Amsterdam Belediyesi gibi. Amsterdam Belediyesi tabii ki bir eşcinsel organizasyonu değil ama eşcinsel haklarını ciddiye alan bir belediye olduğu için bizim üyemiz. Veyahut da Education International gibi, Education International dünyadaki öğretmen sendikalarının konfederasyonu, 35 milyona yakın üyesi olan milletlerarası sendikal bir sekretaryadır, o da bizim üyemiz. Tabii ki bütün öğretmen sendikalarının üyeleri gey, lezbiyen, biseksüel veya transeksüel değiller ama bu sendika milletlerarası alanda bizi destekler ve bunun gibi başka örnekler de var. ILGA’nın tabii dünyayı değiştirmek gibi çok ciddi bir iddiası olduğu için bunu tek başına Belçika’daki merkezde oturarak yapması mümkün değil. Onun için üç aşağı beş yukarı coğrafik bölgelere ayrılmıştır, bölgeleri de orada görüyorsunuz. Nasıl bir organizasyondan bahsediyoruz, ne iş yapar bu ILGA, bu kadar sene önce kurulmuş. 1978’de Coventry, İngiltere’de kurulmuş ama ne işe yarıyor derseniz; bazı örnekler verebilirim. Tabii ki 28 senelik geçmişte çok daha başka şeyler de var. Bu listeyi ben 5-6 sayfa daha uzatabilirdim fakat bu örnekleri seçmeye çalıştım. Her biri özel bir noktaya değindiği için. Mesela 1991’de ILGA’nın 13 yıllık kampanyası sonucunda Amnesty International cinsellikleri yüzünden hapse atılmış lezbiyen ve geyleri de vicdani retçi olarak kabul etmiştir. Bunu niye koydum örnek olarak? Şunun için koydum. Başta da söylediğim gibi biz en yakınımızda durmasını beklediğimiz organizasyonların, yanımızda durabilmesi için bile mücadele vermek zorunda kalan bir organizasyonuz. Yani Amnesty International, hepiniz de biliyorsunuz çok iyi bilinen bir organizasyon olduğu için örneğini veriyorum, dünya çapında daima ezilmişlerin, itilmişlerin kakılmışların yanında kalmış, hepimizin destek olması gereken bir organizasyondur fakat yıllarca eşcinselliği bir insan hakkı, eşcinsellere karşı yapılan saldırıları da bir insan hakları ihlali olarak göremedi ve onun için bile mücadele etmek zorunda kaldık. Örneğin ben üç kere Amnesty International kongresinden polis marifetiyle atıldım. Çünkü benim bu kadar destek olduğum ve çalışmalarına katıldığım ve sadece kendim değil içinde bulunduğum organizasyonların da desteğini sağladığım Amnesty International gibi bir organizasyonun cinselliği yüzünden hapse atılmış bir kadın ya da erkeğin yanında duramayacağını, bunun onun charter’ının bir parçası olmadığını kabul edemedim. Başlarda ben değil sadece, benim gibi birçok insan, söylediğimiz zaman, insanlar önce duymak istemediler. “Ya doğru ama şimdi bunu değiştiremeyiz başka şeyler de almak zorunda kalırız, bizi sulandırır” dediler ama tabii sonunda kabul etmek zorunda kaldılar. Ve Amnesty International çok iyi çalışmalar yapıyor, özellikle LGBT konularında. Bunu da geçelim. Dediğim gibi hepsinin ufak örnekleri var, neler yaptığıyla ilgili ama önemli olan ILGA’nın ne olduğu. Bir de şöyle bir örnek vereyim. Dünyada eşcinsel mücadelede yer alan birçok organizasyon, kuruluş var. Bunlardan bazıları şunlar; Amnesty International bunu zaten söyledik, Human Rights Watch, bu Amerikan kökenli bir insan hakları organizasyonudur. Human Rights Watch da, yıllarca duymuşsunuzdur, özellikle azınlıkların, birçok değişik azınlığın yanında durmuş ve mücadele vermiş iyi bir insan hakları organizasyonudur. Her ne kadar biraz demokrasi eksikliği var ise de. Ve geçen sene, neredeyse 1-1,5 sene önce, özel olarak bir eşcinseller için çalışma grubu oluşturup bu işe daha çok önem vermesi gerektiğini düşünmüş bir organizasyondur. Şimdi onun için Human Rights Watch’un “Lesbian And Gay Network” diye sadece cinsellik haklarıyla uğraşan bir bölümü var. IGLHRC ise; “International Gay and Lesbian Human Rights Commission” aslında aynı zamanda ILGA’nın üyesi olan, Amerika kökenli, San Francisco’da kurulmuş ama şu anda New York‘da çalışan, daha çok BM’ye dönük çalışması olan ama sadece o değil, Latin Amerika’da ve dünyanın diğer bölgelerinde de çalışmalar yapan bir kuruluştur. Şimdi iki tanesinden örnek verdim. Çünkü bunların ikisi de özünde eşcinsel organizasyonu değildirler, yani International Commission of Jurists ve Human Rights Watch bunların ikisi de biraz sonra izah edeceğim kritik olaylarda nasıl olduğunu size anlatmaya çalışacağım şeylerde önemli rol oynadıkları için, oynayacakları için ben buraya koydum. Bunlardan birincisi ICJ. Daha çok hukuk aktivistlerini, işte hâkimleri, avukatları, bir araya getirmeye yönelik çalışmalar yapar, BM’ye çok endeksli ve daha çok Cenevre’den çalışmalarını yürütür, zaten merkezi de Cenevre’dir. Ötekisi ise International Service for Human Rights, yine ICJ’e benzeyen, yine bu da lezbiyen ve gey kuruluşu, biseksüel ve transeksüel kuruluşu değildir, ama özellikle BM’de çalışma yapmak isteyen diğer kuruluşlara, organizasyonlara ve aktivistlere yardım etmek için kurulmuştur. Yine BM’ye çok dönük çalışmaları olduğu için merkezi Cenevre’dedir. Bunların merkezlerinin Cenevre’de olmasının nedeni de biliyorsunuz ki BM’in İnsan Hakları Komitesi ve Komiserliği’nin Cenevre’de olmasıdır.

Birleşmiş Milletler; şimdi biraz da BM’yi konuşalım. Şimdi BM’in şöyle bir sorunu var. Sokaktaki insandan çok uzakta bir organizasyon. Dünyanın her yerinde ki İstanbul da bundan farksız yolda bir insanı çevirseniz deseniz ki BM nedir, senle ne ilgisi var, senin için bir şey yapıyor mu? Yani büyük bir ihtimalle, o insan bilmiyordur veya duymuştur adını ama kendisiyle olan ilgisini söyleyemez. Aynı şekilde belediye sizin için ne yapıyor desen adamın bu konuda çok daha fazla fikri var. Tabi ki, ya seviyor ya nefret ediyor ama BM sokaktaki insandan çok uzak. Onun için birçok organizasyonu, gerek ülkelerde gerekse dünyanın değişik yerlerinde, hatta milletlerarası platformda çalışmalar yapan birçok organizasyonu, BM’ye ısındırmak biraz zordur. Çünkü insanlar bunu anlamazlar. “Nedir, ben bununla uğraşıcam ne geçecek elime, ne işe yarıyor bu BM?” derler. Biraz daha bilgililer “iyi de kardeşim, bu BM kararlar alıyor, bir işe yaramıyor. Kaç tane kararı var, bu yapılsın şu yapılsın diye bunların hiçbiri yapılmıyor.” diyor. Bu da doğru. Fakat başka bir alternatif yok. Yani BM’yi sevmek, sevmemek, bunlar ayrı şeyler ama BM olmadan tam bir rezalet olur dünyamızda diye düşünüyorum. Birçok BM’yi tenkit eden insan da zaten bu yüzden BM ile her türlü früstrasyona rağmen uğraşıyor. Çünkü başka alternatifi yok. BM’yi kaldırırsan tam bir orman kanunu olacak. Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa Birliği, çok daha güçlü, ne isterse olacak. Olacak gibi değil yani. BM ile her ne kadar beğenmesek de çalışmak biraz bir zorunluluk gibi. Ve de eğer derseniz ki madem öyle neden BM’nin reformu olmuyor düzeltilmiyor, benim bu konuda fazla bilgim yok ama takip ettiğim bildiğim BM’de son 3-4 senedir yaptığım, 6-7 senedir diyeyim çalışmalarda görüyorum ki bu inanılmaz zor bir iş neyse buna daha sonra geleceğiz. BM İnsan Hakları Komitesi ise beni hayatımda en çok sükûtu-hayale uğratan yerlerden bir tanesidir. Düşünebiliyor musunuz ben oraya ilk gittiğim zaman, çok büyük beklentilerle gittim. Yani gezegenimizin insan haklarıyla uğraşan en yüksek mercii. Bütün insan haklarını şahane bilen, anlayan, destekleyen insanların bir arada olması gerektiği bir yer. Yani neye benziyor düşünebiliyor musun, üniversiteye geliyorsun, akademik bir yere hiç kimsenin okuma yazması yok. O seviyede çünkü İnsan Hakları Komitesi seçimle gelinen bir yer. Bu seçim de eşitlik bozulmasın diye, Asya bölgesinden şu kadar memleket, Avrupa Bölgesinden bu kadar, Afrika’dan bu kadar üzerine kurulmuş ve bu da sırayla oluyor. Mesela Asya bölgesinden A, B, C devletleri burada bulunmuşlar. Bir dahaki sefere de D, E, F geliyor. D, E ,F’nin ya da A, B, C’nin insan hakları konusundaki durumu nedir, insan hakları kendi temsil ettiği ülkede herhangi bir biçimde saygı görüyor mu, uygulanıyor mu bu yok. Onun için İnsan Hakları Komitesi’ne gidiyorsunuz, bir büyükelçi gayet de beyefendi yahut çok iyi yetişmiş bir hanımefendi, büyükelçiyle konuşmak istiyorsunuz, herhangi bir insan hakkı konusunda, yani dünyadan haberi yok. Ve çok iyi yetişmiş bir diplomata “gey” diyorsun başlıyor kıkırdamaya. Yani olacak gibi değil ve onun için çok büyük bir sükûtu-hayale uğradım. Bir de ayrıca, hiç bir çalışma prensibi yok.

Nasıl çalışma prensibi yok, yani hani çok evrensel insan hakları konularında bile, mesela insanın yaşama hakkı vardır gibi bir şeyde bile, “aa ama şu şartlarda yoktur” diyebilen insanlar var. İnanılmaz bir şey. Ve tam bir pazar ama bizim bildiğimiz pazar değil. Hiç değilse bizim bildiğimiz pazarda para var, parayı veriyorsun domatesi alıyorsun. Öyle değil. Daha para icat edilmeden önceki pazarlar gibi herkes malını getirmiş tam bir pazarlık var. Diyelim ki eşcinsellerin öldürülmesinin insan hakkına aykırı olduğunu bildiren bir bildiri sunuluyor. Mesela Çin diyor ki, “oylarım ama benim tekstil kotalarımı da kaldıracaksınız” diyor. Şimdi onun onunla ne ilgisi var. Biz insanları öldürmeyin, çok basit ve herkesin kabul etmesi gereken bir prensipten bahsediyoruz. Sen “ben Avrupa’da istediğim kadar tekstil satamıyorum” diyorsun. “Kotaları kaldırırsanız oylarım, yoksa yok”. Yani bu şekilde ve hiçbir mübalağa yok bu söylediklerimde. Belki anlatma tarzım biraz abartılı gelebilir ama değil. Ve insan tabii çok sükûtu-hayale uğruyor. Çünkü ben öyle bir şey beklemiyordum. Dediğim gibi aynen şeye benziyor, üniversiteye gidip üniversitedeki hocaların okuma yazma bilmediğini fark etmek gibi bir şey. Böyle bir şey olabilir mi ama burada var. BM İnsan Hakları Komisyonu ve Komiseri var. Bunlar profesyonel insanlar. Şu anda mesela BM Komiserinin adı Louise Arbour’dur. Louise Arbour çok saygıdeğer bir hukukçudur. Quebec-Kanada asıllıdır ve özellikle bizim açımızdan lezbiyen ve gey konusunda Kanada’da çok ciddi kararların altına imza atmış bir hâkimdir. İnsan hakları konusunu çok iyi bilen bir insandır. Ondan evvelki de aynı şekilde biliyorsunuz İrlanda’nın başkanı olan Marry Robinson’dı. Daha önceden de etrafında onunla beraber çalışan küçük fakat çok iyi de bir grup insan var. Yani insan haklarını ilerletmeye çalışanların maalesef bütün bu iyi niyetleri ve bilgileri ve bu konudaki çabaları yeterli olmuyor. Çünkü netice itibariyle politik kararları veren ve onları yönlendiren komite biraz önce anlattığım komite olduğu için, mesela devamlı Katolik ve İslam ülkeleri grubundan baskı altında çalışıyorlar. “Bu işi yapma, o işi yapma. O iş olmaz, bu iş olmaz” gibi. Fakat dediğim gibi tamamen güçsüz değiller ama zayıflar. Onun için onlarla çalışmak da ayrı bir konu ona da biraz sonra gene detaylıca geleceğiz. Bir de 5000’in üzerinde milletlerarası sivil toplum kuruluşu var bu BM’de. Ben size bunları anlatıyorum ama şu anda bu sistem reforme edilmeye çalışılıyor. Bundan memnun değil insanlar değiştirmeye çalışıyorlar. Ama korkarım ki fazla başarıları yok. Çünkü bu işin nasıl yapılması gerektiğine ilişkin çok değişik fikirler var. Ne olacağını hep birlikte bir daha ki senenin Mart, Nisan’ında göreceğiz. Ve BM’de bloklar var. Bu coğrafi bloklar, Batı Bloğu, Afrika Bloğu, Latin Amerika Bloğu ve bir de dini ve politik bloklar var. Mesela Bağımsızlar Bloğu gibi. Ama dini bloklar çok güçlüler ve her ne kadar birbirlerini genelde çok sevmeseler ise de, mesela Müslüman Ülkeleri Bloğu ile Vatikan’ın başını çektiği Katolik Blok eşcinsel hakları konusu geldiği zaman ya da kadın hakları konusu geldiği zaman, bu iki grubun fevkalade el ele ve dostane çalıştıklarını gözleriniz yaşararak izliyorsunuz. Çok enteresan.

Dünyada LGBT için strateji nasıl tespit ediliyor? Şimdi size anlattığım girizgâhtaki nedenleri anlayacaksınız umarım. ILGA dünyadaki eşcinseller için dünyadaki stratejiyi saptamaya çalışan bir organizasyon tahmin edebileceğiniz gibi. BM’de, söylediğim nedenlerle bizim hedeflerimizden bir tanesi. BM’de bir şeylerin değişmesini istiyoruz çünkü BM bugüne kadar bir tane bile ciddi yani milletlerarası şeyde kullanabileceğimiz, eşcinseller için bir şey yapmadı. Mesela Brezilya’nın verdiği çok sıradan bir öneriyi bile kabul etmekte zorluk çekti. Sadece bu söylediğimiz iç çekişmeler yüzünden. Biz onun için bundan 5 sene evvel başlayan ILGA’nın 17 senelik BM planı var, yani çok komik bir şey 17 senelik planı komünistler bile yapmıyordu Sovyetler döneminde ama biz yapmak zorunda kaldık. Çünkü BM böyle bir yer. Ciddi olarak değiştirmek istiyorsanız böyle bir süreye ihtiyacınız var. Şimdi bu 17 yıllık planın 5. senesindeyiz. Bu planı ben yazmıştım. O zaman da kendimle dalga geçer gibi kendi yazdığım plana inanamadım ama sonra insanlardan kabul gördü. Çünkü hakikaten işler o kadar yavaş gidiyor ki BM’de ciddi bir köklü değişim için 17 sene o kadar fazla değil. İnsan ömrü için fazla tabii. Ve bu 17 yıllık planın özünde şöyle bir şey var. 17 sene sonunda biz BM’den şöyle birşey çıkartmak istiyoruz. BM’in “charter” dedikleri, işte; “Children’s Charter”, “Women’s Charter” gibi charterlar var, kısacası tüm dünyayı bağlayacak o grubun haklarını koruyan bir belge, bir bildiri. İstediğimiz bu. 17 senenin sonunda çıkarmak istediğimiz bu. İşte “eşcinsellere ayrım yapmayacaksınız”, işte “cinsellik yüzünden ya da cinsel değişim yüzünden ayrımcılık gören insanları” falan falan… Tahmin ettiğiniz, bildiğiniz bir şey. Aslında o kadar zor bir şey değil. Gördüğünüz zaman yani “nedir bu kadar bunun 17 sene sürmesi” diye merak edersiniz ama bu bizden değil BM’nin karakterinden geliyor. Başlarda BM bu eşcinsellik konularında hiçbir şey bilmiyordu. Çok enteresan nasıl hiçbir şey bilmiyordu, oraya gelen hem de gayet iyi eğitim görmüş diplomatlar bu eşcinsellik konusunda hakikaten hiçbir şey bilmiyorlardı. Mesela bundan 9-10 sene önce falan, ILGA ilk defa BM’de gözlemci sıfatı kazanmış eşcinsel organizasyonudur, onu nasıl elde ettiğimizi size anlatayım. Bir tane çok bilgili avukat bulduk New York’ta. Bu milletlerarası konularda bu işleri çok iyi bilen, bir kaç tane de eşcinselliğin ne olduğunu bilen büyükelçi bulduk. Kanada Büyükelçisi, Hollanda Büyükelçisiydi galiba ve bunlara bir bildiri verdik ECOSOC denilen BM’in bu konulara, işlere bakan, ekonomik-sosyal komitesine, “ILGA diye bir organizasyon var ve bu organizasyon uzman bir organizasyondur, eşcinsellik konusunda ve cinsellik konusunda bunu gözlemci olarak alın” dedik. Bir tartışma oldu. Mesela bu tartışma çok enteresan. Hindistan Büyükelçisi o zaman “ya bu lafı biliyorum bu gey kelimesini, çocukların ırzına geçmek değil mi?” dedi. Yok öyle bir şey, yok falan diye ona izah ettik. “Yok karıştırmışım çocukların ırzına geçmek değil, fuhuşla ilgili değil mi?” dedi. Hayır o da değil dedik. İnsanlar bu konuda hakikaten son derece cahil ve insanı şaşırtıyor. Ben dünyanın herhangi bir yerindeki üniversitedeki şu andaki öğrencilerle konuşsam o zamanki BM’deki büyükelçilerden çok daha aydınlanmış ve bilgilidir. Bunlar “madem öyle fuhuşla ilgili değilse, çocukların ırzına geçmekle ilgili değilse tamam buna da ihtiyacımız var, tamam” dediler ve biz büyük bir çoğunluğun anlamadığı ama bilmedikleri için hayır diyemedikleri bir nedenle gözlemci olduk. Fakat sonradan tabii gözlemci olunca çalışmaya başladık. BM’de nasıl çalışmaya başladık; ona itiraz, buna ilave, buna bilmem ne, o kararı beğenmiyoruz vs. Baktılar ki biz baş belası bir organizasyonuz, bir de bunun iki erkeğin, iki kadının, bir transeksüelin ve travestinin sorunlarıyla ilgili olduğunu anladılar, katiyen bilmeden karar vermişlerdi. Ve son 10 senedir BM kâğıtlarına bakarsanız ILGA’nın adı çok geçer, genellikle negatif geçer. Sonunda şöyle şeyler olmaya başladı. Mesela biz en son Durban’daki ırkçılıkla ilgili BM Konferansına, ırkçılık ve ırkçılıkla ilgili ayrımcılık konferansına gözlemci göndermek istedik, itiraz ettiler. İtiraz eden de Müslüman ülkeleri Sekreteryası ve sanki BM’nin hiç işi yokmuş gibi BM’in Ekonomik ve Sosyal Komitesi günlerce bunu tartıştı. ILGA “observer” zaten 5000 tane gözlemci var, bunlardan bir tanesi de ILGA olacak. Oraya 2 kişi gitse ne yapabilecek? Orada sonunda oylamaya gitmek zorunda kaldık, biz gözlemci gönderebilir miyiz, gönderemez miyiz diye. Oylamada 48 oy evet, 48 oy hayır, 29 oy çekimser çıktı ve BM içtihatlarına göre bunun anlamı gönderemezsiniz anlamına geliyor. Ben onun üzerine sendika temsilcisi olarak gittim. Sonuç değişmedi ben yine gittim fakat BM günlerce bununla uğraştı ve ILGA’nın adı o yüzden eşcinsel organizasyonlar arasında hiç birinin olmadığı kadar BM’de sık sık geçer. Sonra baktık ki bu işler böyle olmayacak. Bir tane avukat bulup, iki tane büyükelçi ayarlayarak bu işler olmuyor. Çünkü insanlar artık eşcinsel hareketin ne olduğunu, insan hakkı olduğunu, bunun bir mücadele olduğunu, BM’deki büyükelçiler bile öğrendiler! Öğrenince o zaman hiçbir büyükelçi eskisi gibi bir esneklik sahibi olamadı. Çünkü şöyle bir durum vardır BM’de. Ülkeler temsilcilerini gönderirler oraya. Ana konularda zaten temsilcilerin elleri bağlıdır, ne yapacakları bellidir. Bir devlet politikası vardır, o politika onlara bildirilmiştir. O konuda o yönde oy verirler. Fakat birçok konu var BM’de konuşulan, o zaman bu konuda ülkenin görüşü yoktur. O zaman oradaki gruba bırakılmıştır. Büyükelçi ve oradaki temsilcinin evet, hayır, çekimser oy kullanmakta ciddi bir esnekliği vardır. Dokuz senede olan sonuç şudur. Artık çok az ülkenin temsilcisinin BM’de eşcinsellik konusunda esnekliği vardır. Bunlardan bir tanesi de enteresandır; Türkiye. Bugün vaktimiz yok. Bir gün vaktimiz olursa, çünkü benim hobilerimden bir tanesidir BM toplantılarına gittiğim zaman kendi işim bittiği zaman genellikle Türk delegasyonunun arkasına kendimi park ederim. Onlar çoğunlukla beni bilmezler. Kimse yok diye Türkçe konuşurlar ve onları seyretmek bir kitap yazacak kadar bana malzeme sağladı. Çok zevkli bir şeydir. Benim hobilerimden bir tanesi ama onu şimdi size anlatacak fazla vaktim yok. Ve bunun üzerine biz taktik değiştirmek zorunda kaldık. Son 2-3 senedir şöyle taktik değiştirmek zorunda kaldık yani aynen nasıl ülkelerde bu cinselliğini politik bir hareket, “come out” dediğimiz, deklare etmek, önemliyse BM’de milletlerarası çalışmalar için de öyle. Çünkü bu insanlar bizi yok sayıyorlar veyahut da var saydıkları zamanda negatif bir imajımız var. Demek ki bir çalışma yapmamız lazım. Biz onun için 2-3 senedir büyük gruplar halinde BM’ye gidiyoruz. ILGA 30 tane falan civarında dünyanın kritik ülkelerinden, neden kritik, politik nedenlerden mesela politik ülkelerden birisi Arjantin. Neden Arjantin kritik? Çünkü Arjantin Katolik bir ülke ve Brezilya’dan sonra hatta Brezilya’dan bile biraz önde, İspanyolca konuşulduğu için Latin Amerika’da, BM nezdinde çok ağırlığı olan bir ülke. Bundan 3 sene evvel bu söylediğim oylamada, Arjantin Cumhurbaşkanı Papa’dan aldığı telefon sonucunda son 3 saatte Arjantin’in oyunu değiştirdi. Bize destek oyundan, çekimsere. Çünkü Papa direkt olarak telefon ediyor Cumhurbaşkanı’na. Cumhurbaşkanı, Arjantin Cumhurbaşkanı ama aynı zamanda Katolik. Papa derse ki cennete gitmiyorsun, işler kötü demektir. Telefon ediyor. O kadar da önemli bir şey değil. Arjantin’de de o kadar güçlü değiliz yani. Arjantin oyunu değiştirdi diye Arjantin’de bir kıyamet kopmayacak. Cumhurbaşkanı “değiştirin oyumuzu, napalım desteklemeyelim bu sefer de çekimser olsun” diyor. Biz anladık ki ve 2 senedir Arjantin’den gelen ILGA üyelerinin delegasyonda çok önemli fonksiyonu ve rolü var. Hatta onları biz ILGA adına komisyona konuşma yaptırtıyoruz çok önemli diye. Aynı zamanda Güney Afrika çok önemli bir ülke, Hindistan önemli bir ülke. Bütün bunlar oradaki bloklarla ilgili ve ülkenin BM’deki ağırlığı ve de ülkenin eşcinsellikle ilgili tutumlarıyla karar veriliyor. Bu arada tabii bir de şöyle bir gerekçe ortaya çıktı. Dünya artık tek başına fazla bir şeyin başarıya ulaşılabileceği bir yer olmaktan çıktı. Çünkü ciddi olarak eşit haklar konusunda direnç var bazı kesimlerde.

BM’de son zamanlarda sadece eşcinsellik değil ama başka konularda insan hakları mücadelesi yapan, özellikle kadın hakları konusunda veyahut ırkçılık konusunda çalışmalar yapan, diğer azınlık hakları konusunda yapan organizasyonlarla ciddi bir koalisyona girme çabamız var ve onlar da aynı şeyi yapıyor. Ve sonunda Louise Arbour başa geldikten sonra kendisiyle yaptığımız iki tane toplantıda şöyle bir durum ortaya çıkmaya başladı. Dünyamızda gerek var olan, gerekse de varsayılan cinsel yönelim farklılıkları ve cinsel kimlik değiştirmeleri sonucu ayrımcılık yaygındır. İki; bu ayrımcılık katletmekten işkenceye, itilip kakılmaktan özel hayatın işgaline, yargısız infazdan iş hayatında ayrımcılığa, eğitimsiz bırakılmaktan özgürce hayatı seçilen insanla paylaşmaya kadar birçok insan hakları ihlaline sebep olmaktadır. Üç; bu ayrımcılık aynı zamanda kurbanlarını saygın ve emniyet içinde bir hayat sürmekten yani insanların en basit hakkı olan tehdit altında hissetmeden rahat yaşama hakkından alıkoyuyor. Bu insan hakları işgalleri nasıl işliyor? Bu insan hakları işgalleri genellikle işgallerin yapıldığı ortamlarda var olan yaygın önyargı ve kurbanı suçluya çevirme tutumlarından faydalanarak, insan hakları işgalini bizzat yapanı koruyup kollayarak gerçekleşiyor. Şimdi bunun pratikte ne demek olduğunu hemen anlatayım. Mesela adam öldürülüyor mahkemeye çıkıyor veyahut polis mahkemeye çıkmadan evvel suçluyu yakalamakta fazla istekli değil. “Kardeşim biz öldürülen adamın cesedini kadın kıyafetine girmiş dudağını boyamış bulduk. Böyle bir adam tabii ki kendisine olan saldırıyı davet etmiştir” diyor. Mesela bu özellikle Brezilya ve Brezilya gibi ülkeler için, tahmin ediyorum Türkiye için de çok geçerli bir şey. Sonradan ite kaka işte çeşitli şekillerde polis ezkaza yanlışlıkla bile yakalamış olsa bile adam mahkemede “beni kışkırttı” diyor. “Zannettim ki beni şey yapacaktı bende namusumu korudum öldürdüm” diyor. Yani o zaman söylediğimiz durum meydana geliyor. Esas kurban öldürülen adam, ama sanki cinsel kimliği yüzünden ya da cinsiyet değiştirdiği için bu ölümü davet etmiş deniliyor. Tabii bu hiçbir yerde kabul edilebilir bir şey değil ama pratikte çok karşılaştığımız bir şey. Ben bundan 5 sene evvel sırf bunu engelleyebilmek için Brezilya’da ki ILGA üyelerinin daveti üzerine büyük bir kampanya başlatmak için bir tur yaptım. Çünkü polisle bu konuda çok ciddi sorunları vardı. Brezilya özellikle transeksüellerin ve eşcinsel erkeklerin faili meçhul cinayetlerinde dünya birincisidir. Bu önyargılı ortam aynı zamanda kurbanı daha da saldırıya açık ve şiddete maruz bir hale getiriyor. Bu da çok acı çünkü memleketin kültürü buna müsait gibi bir şey savunuluyor. Bu çok enteresan. Biz bu konuları ortaya çıkarıp tartışmaya başladığımızda özellikle kadın hakları konusunda mücadele veren insanlarla çok ortak yönümüz olduğu ortaya çıkıyor. Çünkü onlar bu konuyu çok iyi biliyorlar ve kadınların maruz kaldığı şiddet olaylarının nedenlerinin köklerinde çok açık olarak aynı şeyler yatıyor. Sonuncu olarak da dünyanın birçok ülkesindeki milletlerarası insan hakları anlayışı eksikliği ve milletlerarası standardın iç hukuka uygulanmaması, LGBT’leri korumada yoksun bırakıyor. Türkiye de bunun en güzel örneklerinden birisi. Mesela şu en son şey beni çok üzdü ve mutlaka da o konuda bir şey yapmayı düşünüyorum. Bu son günlerde biliyorsunuz, 2-3 gündür Türkiye, Avrupa Birliği’nden birçok ziyaretçi alıyor ve bu ziyaretçiler ellerinde listelerle gelmişler; o eksik bu eksik. Fevkalade, bunların biz desteklememiz lazım. Bu listeler inşallah daha da uzar kısalmaz. Hiçbirinde eşcinsellikle ilgili bir konu yok. Ben duymadım söylendiyse bile çünkü basından takip ediyorum. Toplantılarda olmadığıma göre nereden takip edebileceğim. Hiçbirinde eşcinsellikle ilgili bir konu yok. Şimdi benim merak ettiğim şey acaba gelen misafirler mi bunu konu olarak mı ortaya atmadılar yoksa attılar da bizimkiler bunu rapor mu etmiyorlar? Ama her halükarda şu söylediğimiz üçüncü durum var. Yani biz Türkiye’de bu işin başlarında olduğumuz için bunun bir insan hakkı olduğunu ve bu insan hakkı olmadan Avrupa Birliği’ne falan da girmenin mümkün olmayacağını herkese anlatmak. Peki.

Şimdi şöyle bir soru sorarsak, milletlerarası insan hakları LGBT’yi koruyor mu? Bu çok önemli çünkü eğer korumuyorsa bunlara bakmamız lazım. Şimdi milletlerarası insan hakları kuralları bütün insanların bütün haklarını herhangi bir ayrıma yer vermeksizin korumaktadır. Yani, insan hakları bildirilerinin kökünde zaten bu var. Ayrımcılık yapmamak insan hakları kurallarının, gerek milletlerarası kanunlar olsun gerek içhukuktaki kanunlar olsun mihenk taşıdır. 1994 yılında ki bu çok önemli bir karardır, BM İnsan Hakları Komitesi milat sayılabilecek bir karar almıştır. Bu kararla ayrımcılık yapmama ilkesinin cinsel yönelimler yüzünden yapılan ayrımcılığı da kapsadığını tescil edilmiştir. Eğer ciddi olarak rahat incelemek istiyorsanız oraya referansı da koydum, bizim için önemli bir noktadır. BM Ekonomik ve Sosyal Komitesi, ECOSOC diye daha önce size söylediğim, Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Komitesi ve BM Keyfi Gözaltına Alma Çalışma Grubu, bunların hepsi benim tercümem, eğer size biraz garip geliyorsa acaba İngilizcesini mi koysaydım bilmiyorum, Ülkelerin, bireylerin gerek var olan gerekse de varsayılan çünkü bu da önemli cinsel yönelim farklılıkları ve cinsel kimlik değiştirmeleri sonucu ayrımcılıkla karşılaşmaları haklarını garantiye alma sorumlulukları olduğunu tescil etmiştir. Ayrıca bazı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Latin Amerika, Afrika, Kuzey Amerika, Avrupa, Asya, Pasifik ülkeleri bölgeleri yargı içtihatlarından milletlerarası hukuk ilmine, international jurisprudence’ı böyle tercüme ettim, katkılar geldiğini biliyoruz. E peki o zaman buradan “BM’de işimiz bitmiş demektir anlamı mı çıkıyor?” Madem bütün bu korumalar var ne olacak? Maalesef keşke öyle olsa, çünkü BM hem çok keyifli, hem de çok insanın canını sıkacak, çalışılacak bir yer. BM’nin birçok organı mesela; The Special Procedures of Commision on Human Rights ve Treaty Monitoring Bodies gibi cinsel yönelim farklılıkları ve cinsel kimlik değiştirmeleri sonucu ayrımcılığa uğramış insanların durumlarını dökümanlamışlar ve bunları saptamışlardır. Ne var ki bu ayrımcılığa sistematik bir çözüm getirmek ve evrensel insan haklarının herkes tarafından özellikle de cinsel yönelim farklılıkları ve cinsel kimlik değiştirmeleri sonucu ayrımcılığa uğrayan büyük sayıda insan tarafından kullanılması aşamasına henüz gelemedik. Yani siz de biliyorsunuz ki kanunun var olmasıyla kanunun uygulanması iki ayrı şeydir. Milletlerarası hukukta anladığım kadarıyla, ben milletlerarası hukuk uzmanı değilim, bu daha da enteresan bir hal alıyor çünkü işin içine bunu yapma veya yaptırmama her ne kadar altlarını imzaladılarsa iradeleri giriyor. Özellikle cinsel kimlik değiştirme sonucu yani travesti ve transeksüellerin karşılaştığı, genellikle ayrımdan bahsediyoruz ve çok yönlü ayrımcılığa uğrayan hem kadın hem lezbiyen, hem zenci hem gey gibi bireylerin konuları henüz tam olarak su yüzüne çıkmış sayılmaz. Geldik meşhur şeye “What’s to be done?” Marx’ın sorduğu en önemli soru. Milletlerarası sivil toplum kuruluşları koalisyonu bir uzmanlar semineri hazırlamalı. Ben burada size bunları anlatırken aynı zamanda şu anda uygulama aşamasında olduğumuz bir stratejiden bahsediyorum. Bu stratejiyi anlatmayı da özellikle seçtim çünkü benim burada söylediklerim dışında bu stratejinin uygulanmasında benim bir planım var. O da ben milletlerarası seminerin Türkiye’de hazırlanmasını istiyorum. Buna da Bilgi Üniversitesi’nin ev sahipliği yapmasını istiyorum. Nedeni de çok basit bu seminer dünyanın neresinde yapılırsa yapılsın ILGA’nın ve eşcinsel hareketin işine yarayacaktır. Fakat eğer hangi ülkede yapılırsa oradaki insanların da işine yarayacaktır, oradan ses getirecektir. Bunun sonunda çıkacak bildiri İstanbul Bildirisi olarak bilinecektir. BM’de önümüzdeki 20 senede 30 senede kullanılacaktır. Buna referans yapılacaktır. Milletlerarası sivil toplum kuruluşları koalisyonu bir uzmanlar semineri hazırlamalı. Seminerin amacı ülkelerin milletlerarası anlaşmalardan doğan sorumluluklarının saptanması ayrıca var olan milletlerarası anlaşmalardaki boşlukların saptanması da amaçlar arasında olmalı. Yani bunu anlıyorsunuz. Mesela AB’nin Maastricht Treaty’nin 13. maddesi, a, b, c, d, e, f diyor. Buna girmeye çalışan Bulgaristan ve Türkiye hangisini uygulamış gibi. Ana amaç LGBT insan haklarının korunması ve insan hakları uygulamacılarının ve koruyucularının LGBT insan haklarını anlayarak bu konudaki hassasiyetlerini geliştirmek. Yani hedef kitlemiz hem BM’in üye ülkeleri hem de milletlerarasındaki insan hakları organizasyonları. Diğer bir amaç da terminoloji kargaşasına bir açıklık getirmek. Onu da biliyorsunuz terminoloji karmaşası zaten çok var. Birçok insan dünyanın birçok yerinde travesti ile transeksüel arasındaki farkı bilmez. İşte eşcinselle, geyle lezbiyenle, travesti arasında, transeksüel arasında ne fark vardır bilmez. Ayrıca BM çok tutucu bir organizasyon olduğu için tamamen terminolojisine bağlı çalışır. Eğer BM dilinde bir şey yazıp göndermezseniz cevap bile vermezler. Biz bu uzman seminerinden faydalanarak BM’nin terminolojisini de geliştirmek ve BM diline yeni terimler katmayı da amaçlıyoruz. Ayrıca bazı kavramlar arasındaki ilişkileri de gözden geçirme fırsatı yakalamak örneğin, cinsellik ve üreme hakları arasındaki ilişkiler bu da çok önemli çünkü daha önce de söylemiştim dünyada tek başına bu mücadeleler verilmiyor. Kadın hakları özellikle kadınlar bizden çok daha ilerdeler. Eşcinsel gruplardan bahsediyorum ve onların deneyimlerinden tabii ki faydalanmak istiyoruz. Seminer tüm bu konuları dünyada uzmanlığı kabul edilmiş uzmanların seminer öncesi hazırlayacağı bildiriler çerçevesinde incelemeli sunulacak bildiriler, özellikle cinsel yönelim farklılıkları ve cinsel kimlik değiştirmeleri sonucu ayrımcılık gören insanların perspektifinden sunulmalı. Dünyanın çok değişik ülkelerinden Almanya’dan Sudan’a, Güney Afrika’dan Kenya’ya kadar aklınıza gelmeyecek ülkelerde inanılmaz şeyler var. Mesela biliyorsunuz Türkiye’de Yakın Hanım var. Hepiniz belki takip ediyor, tanıyorsunuzdur. Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olan BM raportörü olarak çalışan o ve onun gibi isimler de listemizde. Bu seminer ne işe yarar. Böyle bir seminer cinsel yönelim farklılıkları ve cinsel kimlik değiştirmeleri sonucu ayrımcılık gören insanların sorunlarının göz önüne çıkmasına daha çok fırsat sağlar. Yani bu ses getirecektir. Buraya dünya çapında uzmanlığı tespit edilmiş insanlar gelip konuşacağı için, basın da gerek Türkiye ve dışında bu konuda yazılan çizilen şeyler olacaktır. Seminerin ana hedefi uzmanların varacakları cinsel yönelim farklılıkları ve cinsel kimlik değiştirmeleri sonucu ayrımcılık hakkındaki ortak görüştür. Bu görüş hem hukuki bir yol gösterici olarak, hem de gerek milletlerarası gerekse ülkelerin kendi içlerindeki katedilmesi gereken yola ışık tutacak. Bu direkt olarak İnsan Hakları Komiseri Louise Arbour’un bizden rica ettiği şeydir. Çünkü Louise Arbour’un işini yapabilmesi için böyle bir şeye ihtiyacı var. Şimdi ben size bu seminerin gerekliliğini ve nasıl bu noktaya gelindiğini anlattım. Tabii bu arada dünyada büyük bir çekişme var. Bunu isteyen çok insan var. Bu semineri organize eden o koalisyon içinde biz en çok kavgayı bu semineri nerede yapalım üzerine yaptık. Çünkü Louise Arbour kendisi bize şöyle bir tavsiyede bulunmuştu. Bu semineri Batı’da yapmayın. Yani mesela Hollanda’da yaparsanız, herkes “e Holanda’dan böyle bir şey çıkar zaten” diyecektir. Efendime söyleyeyim Kanada da öyle. Güney’de yapın güney ülkelerinde. Ben o toplantıda Türkiye’de yapsak nasıl olur diye sordum, çok memnun kaldı. Çünkü bu işin şeyi sadece güney ülkesi olmasının dışında bir de Müslüman olması önemli. Neyse uzun tartışmalardan sonra o kapalı kapılar ardındaki herkesin ayrı bir derdi var, anlatıp sizi sıkmak istemiyorum. Prensip olarak Müslüman ve bir güney ülkesinde yapmaya karar verdik. Fakat bizim grubun içinde Türkiye’de yapılmasını pek istemiyorlar. Nedeni de herkesin kendi sempati duyduğu veya destek olmaya çalıştığı bir yer var şu an. Üç ülkeye düşmüş durumda Mısır, Endonezya ve Türkiye. Ben uğraşıyorum ve umutluyum ki bunu Türkiye’de yapabileceğiz. Bizim için çok iyi olacak. Ayrıca dünya için de çok iyi olacak. Dünya için iyi olan bir şeyin Türkiye’de yapılmasının da çok faydalı olacağını düşünüyorum. Bu da işte önümüzdeki 1-2 ay içinde kesinlik kazanacak. Tabii olursa Bilgi Üniversitesi’nde olacağı için sizler için de değişik dünya çapında böyle bir şeyi takip etmek fırsatı doğar. Herhalde iyi olur diye düşünüyorum.

Son olarak şu iki soruyla bitirmek istiyorum. Türkiye’de bir şeyler değişiyor mu? Ve ne yapılması lazım? Çok kısa olarak… Şimdi ben 1977 yılında Türkiye’den ayrıldığım zaman, çok açık söylemekte fayda var, ayrılmamın asıl nedeni cinselliğimdi. Nedeni de şu: Ben ODTÜ’de Endüstri Mühendisliği okurken 2 tane gey arkadaşım vardı. Onlar benden farklı olarak yurtdışını görmüşler ve geyler hakkında bilgileri olan insanlardı. Bir tanesi İngiltere’de, bir tanesi APS ile Amerika’ya gitmişti ve biz onlarla oturur konuşurduk. Ve o zaman 70’li yıllarda ODTÜ çok hareketli bir yerdi. Her gün bir forum, bir tartışma oluyor, herkesin hakkı konuşuluyor. O zaman tabii gey kelimesini bildiğimiz yok. Ama dedim ki bir gün, biz de erkeklerden hoşlanan erkekleriz, bizim hakkımız yok mu diye soralım dedim. Bunlar beni deli ilan ettiler, bizim de başımızı belaya sokacaksın dediler. 2 ay benle konuşmadılar, selam vermediler. Yani olacak gibi değil, bu ODTÜ ha? Sonra ben bu işe çok sinirlendim. Yani bir şey yapılması gerekiyor gibi hissediyorum zaten. Kendi başka politik ilişkilerim falan var ama neyse. Sonunda hiç unutmuyorum, ODTÜ’nün kütüphanesinde ben çok vakit harcardım, bir tane şöyle bir kitap gördüm. Sosyal bilimler kısmında kavuniçi, kocaman siyah harflerle üzerinde “Homosexuality” yazıyor. Böyle bir kitabın olacağını bile tahmin etmezken, kitabın arkasını bir açtım bilmiyorum sizin kütüphane nasıl çalışıyor, ODTÜ’nün o zaman damgalıydı damgalatıyorsun, getiriyorsun, kitap çok kullanılmış yıpranmış arkasında hiç damga yok. Anladım ki bu kitap cebe sokuluyor dışarıya çıkarılıyor, okunuyor, geri getiriliyor. Çünkü üzerinde “homosexuality” yazan bir kitabı nasıl çıkaracaksın kütüphaneden, eve nasıl götüreceksin olacak gibi değil. Aslında ben Türkiye şartlarına göre iyi bir ailenin çocuğuyum, iyi bir eğitim gördüm ve Türkiye’de kalsaydım herhalde rahat bir hayatım olurdu fakat yalan bir hayatım olurdu. Sevdiğimi söyleyemeyerek, belki zorla evlenerek, hem kendime hem evlendiğim insana… Ben o kadar yurtdışı meraklısı falan bir insan değildim, değilim de zaten ancak gururumdan ve insanlığımdan fedakârlık yapmadan yaşamak 70’li yıllarda Türkiye’de mümkün değildi. Bu yüzden ben Türkiye’yi terk ettim. Şimdi 2000’li yıllarda döndüm Türkiye’ye, 28 sene İngiltere’de yaşadıktan sonra ve Türkiye’de belki sizlerin fark etmeyeceği, bu dönemi yaşamış insanların fark etmeyeceği, şimdi bir şeyi fark ediyorum çünkü insan bu kadar süre uzak kalınca fark ediyor; Türkiye değişmiş. Tabii daha yapılması gereken, değişmesi gereken şeyler var ama bugün Türkiye’de eşcinselliğinden taviz vermeden yaşamak insan gibi yaşamak mümkün. Her ne kadar birçok arkadaşınız bunu bilmese de. Ve onun için bunun daha da mümkün olacağı bir Türkiye olması lazım diye düşünüyorum. Bunu da yapmamamız için hiçbir neden yok. Bunu da sadece geyler ve lezbiyenler yapmaz. Bir insanın gey ve lezbiyen olması gerekmiyor bu konuda çalışma yapması ve destek vermesi için. Türkiye’yi bu konuda iyi günlerin beklediğini düşünüyorum. Peki böyle bir yere gitmek için ne yapılması lazım? Bu konuda da kendi naçizane görüşümü söyleyeyim, çünkü ben birçok ülkede bu işlerin nasıl yapıldığını gördüm. Bazı ortak paydalar var: Birincisi Türkiye’de bunun insan hakları kabul edilip herkes tarafından ciddiye alınması lazım. Bütün entelektüeller, yazarlar, çizerler cinsellikleri ne olursa olsun… Mesela biz İngiltere’de ilk defa 70’li yılların sonunda bu işleri değiştirmeye başladığımızda ki hakikaten o günkü İngiltere’nin bugünkü Türkiye’den o kadar büyük bir farkı yoktu, İngiltere’de ne kadar yazar, çizer, sanatçı varsa, cinsellikleri ne olursa olsun, onların büyük desteğini gördük. Türkiye’de bu eksik, bunu göremiyorum. İnsanlar bu konuda hâlâ korku içindeler. Acaba bana da mı bulaşır, adım lezbiyene mi, geye mi çıkar diye bir sanatçının düşünmesi, bir entelektüelin düşünmesi onun için bir züldür. İkincisi kimse kimsenin hakkını eline alıp onun için savaşıp vermiyor. Bu işi eşcinsellerin, geylerin, biseksüellerin, transeksüellerin organize olarak, bir ses halinde yapmaları gerek. Türkiye’de eşcinsel hareket daha çok ilk günlerinde ve amatörce organize oluyor. Daha profesyonel, daha çok üyeyle, daha açık, daha şeffaf organize olmaları ve destek görmeleri gerektiğini düşünüyorum. Son olanları biliyorsunuz; KAOS GL’yi kapatmaya çalıştılar ama beceremediler. Tabii hoş bir şey Türkiye için mutlu olunacak. Övünülecek değil ama mutlu olunacak bir şeydir. Beni dinlediğiniz için teşekkür ediyorum.

Prof. Dr. Turgut Tarhanlı: Ben çok teşekkür ediyorum Kürşat Kahramanoğlu’na, tabii bugünkü konuşması gey ve lezbiyen hareketin dünyadaki önemli örgütünün aktivizmini ortaya koymakla sınırlı kalmadı. Fark ettiyseniz aynı zamanda çok ciddi, derin bir sistem eleştirisi de vardı. Hatta bunu insan hakları hukukunun uluslararası planda da korunmasına yönelik büyük bir ironi olarak da görmek mümkün. Ben ayrıca insan hakları hukuku okutan biri olarak da bunu çok anlamlı ve katkı sağlayıcı buluyorum. Bu bağlamda belki KAOS GL’yle ilgili, temas ettiniz, 3 Aralık’ta da Bilgi Üniversitesi salonlarında, burada öğleden sonra KAOS GL’nin düzenleyeceği bir toplantı var. O da son olayla ilgili. “Hukuk ve Ahlak” Türkiye’de bence önemli bir husus. Nedir hukuk, nedir ahlak? Ahlak ne kadar hukuktadır? Hukuk ne kadar ahlaka karışır? Bu konuda Türkiye’deki insanların kafasının çok net olmadığı kanısındayım. Oldukça karışık. Her konuda olduğu gibi bu konuda da çok karışık. 3 Aralık’ta öğleden sonra, o konu tartışılacak. Biz düzenlemiyoruz sadece salonlarımızı açıyoruz. Diğer örgütlerle birlikte KAOS’un düzenleyeceği bir toplantı. Katıldığınız için çok teşekkürler.

Trans Atölye: Hormon Kullanımı

Şahika Yüksel: Merhaba. Ben, hormondan çok, bedene dair konuşmak istiyorum. “Trans” demek, “beden” demek ve ben bedenle ilgili bazı şeyler söylemek lazım. Transseksüeller transgender kişilerle İstanbul üniversitesinde yaptığımız CETAD’la yaptığımız turneler olduğunu size aktarmak isterim ama önce bir sizin kafanızda niye geldiniz ne var onu bir şey yapabilirsek birlikte daha iyi olur.
Katılımcılardan: Transseksüellerin genellikle hormon kullanımı sürecinde çok ciddi hatalar ve kulaktan dolma bilgilerle ilgili yapılanlar var. Ne kullanacağımızı, o süreçte ne sıkıntılar yaşadığımızı, bu sıkıntıları hangi aşamalarla atlatabileceğimizi konuşabiliriz belki…
Şahika: Hormon kullanımı ile ilgili sorularınız anlaşıldı.
Katılımcılardan: Ben daha çok Türkiye’deki psikiyatrinin, transseksüel açılımını ve bunun nasıl yürüdüğünü çok merak ediyorum.
Şahika Yüksel: Ben bir psikiyatristim. Bize kişiler “cinsiyetimi değiştirmek için geldim” diyorlar. Bu, çok önemli ve büyük bir talep… Bu, geri dönüşü olmayan bir şey… Eğer bir yanlışlık olmuşsa da ötesi yok. Bunun, psikolojik, sosyal, ailevi ve hukuki boyutları var bunların bir objektif boyutu var bir de çeşitli önyargılarla falan olanı var. Bu arada ben, CETAD’la ve İstanbul Tıp Fakültesi’nde de yaptıklarımız üzerinde konuşacağım. Çünkü bütün Türkiye de aynı şey yapılmıyor olabilir. Biz cinsiyet değişimlerinde, transseksüalite denen durum var mıdır diye bakıyoruz. “Bize gelenler” dediğim zaman bir dernek çerçevesinde toplanmış kişilerden söz etmiyorum. Türkiye’nin herhangi bir köyünde, kasabasında yaşayan; bu konuda farklı durumlarda ve farklı yaşlarda olan kişilerden söz ediyorum. “Benim sevgilim kadın ve ben kendimi erkek hissediyorum” diyor. “Transseksüel” kelimesini bile söyleyemiyor; “bunun ne olduğunu, bundan nasıl kurtulacağımı ve nasıl rahat edeceğimi de bilmiyorum” diyor.
Bir kere ben şunu söylemeliyim bana danışanların 4’te 3’ü kadından erkek olmak isteyen kişiler. Dünyada, kadından erkek olmak isteyenlerin oranı daima daha düşük ama bize gelenlerde bu oran 3 kat fazla. 1980 ve 1990 arasında, çok sayıda eşcinsel, ameliyat oldu. Ameliyat olan kişi sayısı 100 ise, bunun 60 tanesi eşcinseldi. Yani ameliyat olmasına gerek olmayan, tam tersine, bunun kendisine zararı olan kişilerdi. Şimdi, danışan, “ben cinsiyetimle ilgili bir rahatsızlık olduğunu düşünüyorum ancak ne olduğunu bilmiyorum” dediği zaman, doktorların ve psikiyatristlerin bazı kurallar çerçevesinde davranması gerekiyor. Eğer yanlış bir ameliyat kararı alacak olursak ve bununla ilgili sonra belirli sorunlar olur ise bu sadece o doktoru ve ameliyat olan kişiyi değil, genel olarak transseksüelleri de etkileyen bir durum oluyor.
Şimdi birinci aşamada bir ruh sağlığı uzmanı, kişinin özelliklerine, o kişinin sorunlarla başa çıkma kapasitesine, kendi sorunlarını çevresine takdim etme ve yenme yollarına göre bir yol alıyor. Transseksüel kişiler olunca hiç bir ruhsal hastalığı yok diye bir tarif olmaz. Heteroseksüeller için de… Eşcinseller ve biseksüeller için de… Biz, “bu kişi kimdir; transseksüelliği dışında ruhsal konumunda ne gibi durumlar veya sorunlar var; çevre ilişkileri nasıl ve kendisi bu değişime -değişim istiyorsa- ne kadar hazır”a bakıyoruz. Onun için de elimizde kurallarımızın kitaplarımızın olması lazım. Bununla ilgili kitaplarımız, kurallarımız ilkelerimiz ve hukukla ilgili bir kısmımız var. Kanun kısmına, ABD’de 1960’lardan sonra transseksüel kişilerin transseksüel olduğunu, bu kişilere ne gibi hizmetlerin verileceğine ilişkin bir takım ilkeler yazmış Harry Benjamin’i koyabiliriz. Dünyada da bugün transseksüellikle ve “transgender”larla ilgili ameliyat dönüşüm kararını veren yerler, genel olarak onun ilkelerine göre davranırlar. Bu ilkelerin üç aşaması var sizin sorunuza özetle. Birincisi: genel ilkeler. İkincisi: hormon değişikliği. Üçüncüsü: cerrahi ilkeler. Birisine transseksüel diyebilmek için, bunu delillendiren bir rapor yazmamız gerekiyor. “Ben bugün transseksüellim, dün değildim, yarın da olmayabilirim” derseniz, transseksüel değilsiniz çünkü transseksüalite, zaman zaman olan bir şey değildir.
Katılımcılardan: Ama ameliyat olmaması, operasyon geçirmemesi onun transseksüel olmadığını göstermez.
Şahika Yüksel: Ancak, “ben ameliyat da olmayım, hormon da almayım, bana transseksüel raporu verin” diyen çıkmadı bugüne kadar ya da ben bilmiyorum.
Katılımcılardan: Ben istedim ama vermediler. Kimlik de istedim ancak olmadı. “Ameliyat olmak istiyorum ama üreme organlarımı korumak istiyorum” dedim ama Türkiye’de böyle bir sınırlandırma var.
Şahika Yüksel: Dünyada da böyle. “Ben organlarımı muhafaza ediyorum ama transseksüelim” demek, bizim tariflerimize uyan bir şey değil. Çeşitli varyanslar var ama varyanslar için bir karar veremezsiniz. Bakın, “travesti” beni hiç ilgilendirmiyor. Niye ilgilendirmiyor? Çünkü travesti benden bir şey istemiyor; eşcinseller de benden bir şey istemiyor. Bir eşcinsel veya biseksüel, “depresyonum var; sevgilimle kavga ettim, barışayım; cinsel sorunum var” diye gelebilir ama bir travesti, “elbisemi değiştirmek istiyorum” diye geldiği zaman, ben bir rapor vermem ona. Böyle bir rapor yok çünkü. Ancak bu, herkesi ilgilendiriyorsa konuşalım. Ben, sizden başka, “üreme organlarımı muhafaza edeyim” diyen bir başkasını duymadığım için…
Katılımcılardan: Organını korumak isteyen insanın transseksüelliğinden şüphe etmek çok yanlış…
Şahika: Transseksüel değil o.
Katılımcılardan: Genellikle aklımıza takılan şey şu mesela… Ben gerçekten kadın olmak isteyen birisiyim. Ama organımız kesildiğinde ya da değişime uğradığında, zevk almama olabilir mi?
Şahika: Bakın o zaman, “transgender” aslında biraz daha entelektüelite edilmiş bir transseksüalite demektir. Transseksüel, ameliyat olduktan sonra transseksüel olmuyor. Ameliyattan önce transseksüel… Ya da biz ona şimdi daha çok “transgender” diyoruz… Bazı insanlar var ki, ameliyatı istemiyorlar ama elbise değiştirmek istiyorlar. Biz onlara “travesti” diyoruz. Onun için, ben daha çok bizden bu değişim raporu hormon bunu isteyenlerle ilgili konuşuyorum. Transseksüalite veya transgender da bin kişide altı kişi. Yaşam boyu süren durumlarda biz bir şey yapabiliriz. Yaşam boyu sürmeyen bir durumda bizim bir şey yapmamız ameliyat bedende kalıcı bir değişiklik yapmak uygun değildir. Ancak yaşam boyu olmalı. Onun için bizim değerlendirmemizde bir kere olması gibi bir şey söz konusu değil. Türkiye’de, genellikle bir yıl tanımadan önce vermiyoruz raporları. Bizim kliniğimizde ve Ege Üniversite’sinde. Diyarbakır Tıp Fakültesi’nde var ama Malatya Tıp Fakültesi’nde var mı bilmiyorum…
Takip süresini 1,5 yıl yaptık. Niye bir buçuk yıl? Birinci aşamada, “transseksüel mi, önündeki yaşamı boyunca diğer cinsiyete taşınmaya hazır mı” üzerinden gidiyoruz. İkinci aşamada, “başka bir ruhsal hastalığı var mı”; üçüncüde ise “çevresiyle ilişkisi nasıl”ı değerlendiriyoruz. Bize başvuran insanların çoğunluğu ailesiyle ve çevresiyle bağlarını koparmak istemiyor. O zaman, ailenin ve çevrenin de hazırlanması gerekir. Tamam, bazı kişiler kopabilir; başka çare yoktur kopabilir. Ama bunu denememek genellikle insanlara kötü geliyor. Bu sadece transseksüellerle ilgili değil… Evlenip boşanan insanlar için de olabilir… Ailenin çok beğenmediği, istemediği hayatlar için de olabilir… Bu sadece aile değil, bir öğretmen, postanede bir devlet memuru için de olabilir…
Şimdi transseksüel dediğimiz zaman, trans bir aktivisti düşünmüyoruz. Transseksüellerde başka bir şey var, diğer bütün insanlardan farklı olan bir şey var… “Ben ameliyattan sonra kadın olacağım”, “ben ameliyattan sonra erkek olacağım”, “ben ameliyattan sonra geçmişimi de kadın yapacağım”, “ben ameliyattan sonra geçmişimi de erkek yapacağım”…
Katılımcılardan: Birçoğumuz, kendimize biz transseksüel değiliz demiyoruz. Biz transseksüeliz ama aynı zamanda transseksüaliteyi bir aşamada değerlendirmiyoruz. Bir transseksüel, aynı zamanda kadından veya erkekten hoşlanabilir. Bir transseksüel, karşı cinsinden hoşlanıyorsa heteroseksüel bir transseksüel olabilir. Farklı yönlerini de sorgulamalı ve hormon düzenli olarak kullanmalıyız. Ama bunu nasıl yapabiliriz? Çoğumuz ameliyat olmak istemiyoruz…
Şahika Yüksel: Erkek bedenine sahip olanların ameliyatları şahane. Orgazm olabiliyorlar, bizim bildiklerimiz. Şimdi bakın ben şöyle anlıyorum sizin sorularınızdan: “Siz bize Türkiye’deki translardan bahsetmeyin; bizden bahsedin” diyorsunuz. Ben Türkiye’deki translar üzerine bir konuşma ve tartışmanın daha anlamlı olacağını düşünüyorum. Sizler bir derneğe gelmiş, trans olduğunu hayatlarında ifade ederek yaşayan kişilersiniz. Yani özel bir grupsunuz. Sizin aranızda ameliyat olan var mı bilmiyorum… Var mı ameliyat olan? Peki nüfus kâğıdını değiştiren diyeyim, var mı aranızda? Böyle bir isteğiniz var mı?
Katılımcılardan: Var muhakkak. Kadın veya erkek olarak kimliklerde ciddi bir sorun yaşıyoruz, bedenimizle böyle barışıkken…
Şahika Yüksel: Anlıyorum. “Ben ameliyat olmak istemiyorum, cinsel organlarımı muhafaza etmek istiyorum” dediğiniz zaman, ben, transseksüalite ile ilgili soru sorma ihtiyacı hissediyorum. Transseksüel misiniz, derim?
Katılımcılardan: Evet, transseksüelim.
Şahika Yüksel: “Ama cinsel organlarımı muhafaza edeceğim ve kullanacağım” diyorsunuz.
Katılımcılardan: Ameliyattan sonra cinsel tatminin biteceğini düşünüyorum…
Şahika Yüksel: Bu doğru değil. Çok iyiler. Hiç kimse bedeninden, hazlarından vazgeçmek istemez. Eğer benim tanıdığım kişiler, özellikle yalan söylemiyorlarsa -ki yalan söylemeleri için bir sebep yok- ameliyattan sonra çok keyifli hayatları var. Partnerleri de keyifli. Erkekten kadın olanlar için diyorum. Kadından erkek olanlarda farklı şeyler var. Erkekten kadın olanlarda, haz aldıkları doku, yeni hazneye konuluyor. O sinirler kesilmiyor; onlar kesilmeyip de uzun bir şekilde hazneye yerleştirildikleri zaman -zaten psikolojik olarak istediği cinsiyete taşınıldığı için- bireyler orgazm oluyorlar. Erkekten kadın için diyorum.
Katılımcılardan: Sizin söylediklerinizi de anlayabiliyoruz. Ancak sizin konuştuğunuz dil içerisinde egemen psikiyatrinin dili var. Kendi cinsel pratiklerimiz ve edimlerimiz açısından bakmıyoruz heteroseksüelliğe ya da transseksüelliğe. Kafamızda oluşturulan egemen psikiyatrinin oluşturduğu bir yığın şey var. Türkiye’de, heteroseksüel olarak bildiğimiz erkeklerin birçoğu transseksüellerle cimsel deneyim yaşıyorlar. Ben heteroseksüelim diyen birisi, bir transseksüel karşısında “pasif” olduğunda bunu nasıl adlandırırsınız. Egemen psikiyatri bunu duyduğunda şaşırıp kalıyor; ben de duyduğumda şaşırıp kalmıştım…
Şahika Yüksel: Peki, ben ona ne rapor vereyim? Onların cinsel aktiviteleri, bir psikiyatrist olarak, beni ilgilendirmiyor ki… Beni ilgilendiren şu: “Ben namaz kılmak istiyorum; ancak, kadın olarak değil, erkek olarak kılmak istiyorum” diyor. “Tuvalete gitmek istiyorum; erkekler tuvaletine değil, kadınlar tuvaletine gitmek” istiyorum diyor. “Öldüğümde, cenazemi kadın değil, erkek yıkasın.” diyor. Ya da tam tersi… Bütün bunlara bakmadan, “ben iki sene transseksüel olacağım, üç sene olmayacağım” diyen birine ben rapor veremem. Türkiye’de ve dünyada çok serbest ve uygunsuz olan bir alan var… Paranız varsa, estetik olursun. Bu da aslında uygun değil; beş kere burun ameliyatı, sekiz kere göğüs ameliyatı olan var… Estetik cerrahların, o ameliyatları yapmayıp, danışanı, ruh sağlığı bakımından tanıması lazım. Transseksüellerde, “ben “alt taraf” ameliyatı istemiyorum ama sekiz tane beden ameliyatı istiyorum” deyip de, sürekli ameliyat olmak gibi alışkanlıkları olanlar var. Transseksüel mi değil mi onlar bilmiyorum. Ben “perfect” bir kadın olmak istiyorum; onun için, çenemi, ses tellerimi, kalçamı ve burnumu ameliyat ettireceğim ama benim penisim dursun” diyorlar. Bu, bir bedenle uğraşma durumudur ve sekiz tane ameliyat olan heteroseksüellerin de bir sorunu olarak görüyorum. Bu boyutunu da düşünmeniz lazım bence. Sürekli aynaya bakan, sürekli ayna üzerinden tatmin olan bir gurup insan olunmamalı.
Bize, Türkiye’nin her tarafından insan geliyor. Ömürlerinde başka trans görmüş değiller… Bize geldiklerinde ise 20 tane trans görme şansları oluyor. İçselleştirilmiş homofobide oldu gibi, onlar da diğer transseksüelleri kötü görüyorlar. “Demek kötü bir şey değilmiş; ben de onlardan biriymişim” diye kendini sevmesi ve kendini tanıması süreci başlıyor. Ama bazıları var, sürekli gidiyor ve ameliyat oluyor. Benim ise öyle bir kontrolüm yok zaten. Biz yalnızca kişinin ruhsal durumunu desteklemeye ve çeşitli seçenekleri onlara göstermeye çalışıyoruz. Ama “ben bunları istemiyorum” diyen hiç kimseye zorla da bir şey yaptırmıyoruz. O zaman gelmesin. Bakın Eskişehir’de, hiçbir işe yaramayan 500 soruluk bir test veriyorlar; o, “kişilik testi”dir. Kişilik testinize göre ameliyat olmanıza karar verilemez; oradan ancak, azıcık yalancı olup olmadığınız ortaya çıkar. Askerlikte de o test yapılıyor. Çok genel bir testtir. Ben size genel ilkelerden ve kendi yaptığım uygulamadan söz ediyorum. Onlar değerlendirip bunu yapmışlardır ve yapıyorlardır. Hatta bir kişi, bize geldi; “bir buçuk yıl devam etmen gerekiyor” dediğimizde, arkasını dönüp gitti. Başka bir yerden aldı raporu ve çok başarısız oldu ameliyatı. Çünkü ameliyata daha hazırlanmamıştı; biz ise ameliyata da hazırlıyoruz.
Bize gelen cerrah ve hormon kullanım uzmanları, ameliyatların uygun bir şekilde olması ile ilgili çeşitli şeyler yapıyorlar. Mesela, ameliyattan önce yapılması gereken şeylerden biri sigarayı bırakmak… Bütün bunların hazırlanmasını ve bilgilenmeyi gerektiren bir süreç var. Hormon kısmına gelirsek… Hormonlar çok tehlikelidir. Hiç kimse kendi kendine hormon alamaz, almamalıdır. Alım zamanlamasında gelecek olursak… Mesela, kadından erkeğe geçmek isteyerek bize danışan öğretmenler şöyle yapıyor: Yazın tatillerinin uzun olması gibi avantajları var onların. Hormonun etkisi de genel olarak 3 aydan önce çıkmıyor kılları doğru dürüst. Üç ay hormon alıyorlar; ondan sonra da üç aylık yaz tatiline geçiyorlar ve ertesi sene başka bir okula gidiyorlar. Başka bir okula erkek olarak gidiyor ve erkek öğretmen olarak kabul ediyor veliler onları. Bizde danışan kişilerin işsiz kalmaması gerekiyor. Ve hayattaki diğer ilişkilerini sürdürürlerken, o geçişe diğer kişilerin de eşlik etmesini ve kendi hayatlarının da bütünlüğünü sürdürmeleri gerekiyor.
Katılımcılardan: Hormonla ilgili bir şey soracağım ben… 10 aydır hormon kullanıyorum; aşamaları biliyor musunuz? Ne gibi zararları olur ileride?
Şahika Yüksel: Kim verdi hormonu size?
Katılımcılardan: Ben bu işe bilinçli girdim; doktor gözetimi altında kullanıyorum…
Şahika Yüksel: Ben hormonla da ilgili cevap veririm ama teker teker hormonlara cevap vermeyi uygunsuz görüyorum. Çünkü ben sizin hiçbirinizi muayene etmedim. Hiç birinizin hormonunu yazmadım; hiçbirinizin hormon dozunu bilmiyorum; onun için, birebir doktorun yazdığı hormonun ve yaptığı tetkiklerin olması lazım. Zararlarına gelince… Karaciğer için çok ciddi zararları olabilir. Kan damar hastalıları -epilepsi gibi- için çok tehlikeli. Ama yine bir genel şey olarak şunu söyleyeyim: Erkekler, kadın olmaya hızlandırmanın en önemli ölçüsü olarak memeleri görüyorlar çok kere… Memelerin hızla büyümesini istiyorlar ve memelerin hızla büyümesi için alınan östrojen hormonu, son derece tehlikeli. Çok yüksek alındığında daha zararlı etkileri söz konusu olabiliyor. Kanser olabilirsiniz; kanamanız olabilir; felç olabilirsiniz. Yani biliyorum, bizim Cihangir’de özel eczanelerimiz var; transseksüellere on katı fiyata iğne yaparlar ama memeleri hızla büyütürler. Memelerinizin ne kadar büyüyeceğine de, aslında kendi ailenizin kadınlarına bakarak karar verebilirsiniz. Bütün kadınların memeleri çok büyük veya çok küçük değildir. Ailenin kadın üyelerinin genel ortalaması ne ise, sizinki de o kadar büyüyecektir.
Başka bir problem var: SSK. Orada iyi ameliyat yapan doktor var mı onu bilmiyorum. Bütün ilaç ödemeleri değişiyor ve Sağlık Bakanlığı bütçeyi kısıyor.
Katılımcılardan: Benim arkadaşım SSKlı’ydı. Erkekti ve cinsiyet ameliyatı oldu. 70 TL’ye ameliyat yapmışlar ama mahvetmişler.
Şahika Yüksel: Gürhan Özcan var. Ankara’dan İstanbul’a geldi; bizim arkadaşların çoğunun ameliyatını o yapıyor.
Katılımcılardan: “Doğuştan üreme yeteneğinden yoksun” olmak diye bir madde var; o nedir?
Şahika Yüksel: O madde tamamen MHP’nin çıkartmasıdır. MHP, kanun meclisten geçerken, “bunun olması lazım” dedi. Çünkü biz raporu yazıyoruz; genel olarak pahalı… Ve büyük raporlarda sağlık bakanlığının bir usulü var. Mesela biz diyoruz ki, “zihinsel geriliği var; ömür boyu ilacının devlet tarafından temini gerekiyor”. Biz neresi olursak olalım, güvenmiyor devlet; ikinci bir görüş istiyor. Bir tane daha hastaneye yolluyor. Transseksüellerde de genellikle bunu yapıyorlar. Üreme yeteneğini de, mahkemeden sonra bize tekrar soruyorlar. Biz de diyoruz ki, “transseksüalite şöyle bir durumdur; üreme yeteneği ile ilişkisi yoktur. Bu nedenle, kanunda yazılan üreme yeteneği ile ilgili bu maddenin -tanımlanan hastalıkla ya da durumla bir ilişkisi bulunmadığından- geçerliliği yoktur”. Bazı hâkimler bunu kabul ediyor; bazı hâkimlerin ideolojisi ise bunu beğenmiyor, kabul etmiyor. Avukatınızın bizim kitaplarda yazan transseksüalite tanımını alıp, onun fotokopisini hâkime götürmesi ve “üreme yeteneğinden yoksun olması gerekiyor” maddesinin, transseksüalite tanımıyla uyuşmadığı bilgisini vermesi işe yarayabilir. Bizim gruplarda, bütün üyeler bunu birbirlerine naklediyorlar ve birlikte öğreniyorlar. Aile ziyaretlerine, birbirlerinin evlerine, birbirlerinin düğünlerine gidiyorlar. Türkiye’nin çeşitli yerlerinden aileleri davet ediyoruz. Herkes önce birbirine ters ters bakıyor; ondan sonra, bakıyorlar ki hepsi de Türkiye’deki standart vatandaş. Çocuklarının kimliklerini daha önceden kabul etmiş aileler, diğer ailelere destek oluyorlar. 18 yaşın altında hormon kullandırmaya Türkiye’de benden başka başlayanın olduğunu sanmıyorum. Dünyada da sınırlı 15 ile18 yaş arası hormon kullanımı… Özetle, hormonlar ciddi ilaçlardır; kullanıldıkça zararlı etkileri olabilir. İlk hormon kullanmadan önce bir tetkikten geçmek ve kullanmaya başladıktan sonra senede bir kere üç beş yıl içinde değerlendirmekte yarar var. Hormonun yüksek alınması, öfke patlamalarına, depresyona ve aşırı sinirliliğe de neden olabiliyor. Hani sizin o kullandığını hormonlar var ya televizyonda da görüyoruz şöyle oldu böyle oldu diye söyleniyorlar onların çok sıkıntılı olduğunu biliyoruz. Ruhsal sorunları sınır durumda olan vakalarımız var; biz onlara çok azıcık bir hormon -yani standart miktarda hormon- verdiğimizde dahi ağır taşkınlıklar gösterebiliyorlardı. Sokaklara çıkıp kendilerini teşhir ediyorlar; dayak yedikleri şeyler yapıyorlardı. Biz de hemen o hormonlarda ayarlama yaptık. Yani yüksek doz hormon bazen memeleri hızla büyütüyor olabilir; ancak ruhsal durumda da insanlar kendilerinin de hoşlanmadığı şeyler yapabiliyor. İçkiyle beraber bunun oranı daha da artabiliyor.
Katılımcılardan: Hormon kullanımında yaş sınırının önemini sormak istiyorum… Mesela, 15 yaşında başlayan birisinde daha mı etkili oluyor, yoksa herhangi bir yaşta başlayarak da aynı sonuca ulaşabilir miyiz?
Şahika Yüksel: 18 yaşından sonra herhangi bir farkı yok. 15 ile 18 yaş arasında -kişilerin doğum kontrolü alabilmeleri için de- ailenin izni gerekiyor. Ancak, 15-18 yaş arasında, hormon durduran hormon veriliyor. Erkekten kadına geçmek istediğinizde, bir hormon veriliyor ve o sizin testosteronunuzu baskılıyor. En çok ergenlik devresinde insanlar rahatsız oluyor değil mi? O zaman, gelişen özelliklerinizi bastırdığınızda, biraz daha zaman kazanmış oluyorsunuz; hem o özellikler ortaya fışkırmıyor hem de kendinizi tanıma ve değerlendirme için bir süreç elde ediyorsunuz.
25-35 yaş sürecinde hormon kullanmak arasında bir fark yok. Kişinin, bedenindeki değişiklikleri dışa vuran değişiklikleri sergilemeye hazır olduğu zaman hormon kullanmaya başlaması gerekiyor. Bir birey, “Ben kadın olarak çıkacağım dünyaya ve hazırım” Ancak, bazıları var ki hormonunu aldıktan sonra, 6 ay onu saklıyor. Almıyor çünkü kendini hazır hissetmiyor.
Şimdi bir şey daha var… İnsanlar taşınmak isteyebilirler bir diğer cinsiyete ancak bir bedenleri var. Erkek doğmuş ise prostatı var; kadın doğmuş ise memesi var, uterusu var. Bunlar, iki cinsiyete ait özellikler… Bazı trans olan kişiler diyorlar ki, “Bu beden benim değil, ben sevmiyorum. Banyoda alelacele yıkanıyorum ki bedenimi görmeyeyim. Aynaya çıplak bakmıyorum ki görmeyeyim. Cinsel organımı şöyle saklıyorum ki görmemeyim.” Ama unutmayın, bu organların da hastalıkları var. Bedeni ihmal etmeyin derken, bir hormon kullanımını ve bir de beden hastalıklarını kastediyorum.
Katılımcılardan: Zekayi Tahir Burak Kadın Sağlığı Eğitim Araştırma Hastanesi’nde hiçbir şekilde rencide edilmiyorsunuz. Nasıl istiyorsanız, öyle hitap ediyorlar.
Şahika: Bizim, konuyu bilen meslektaşlarımıza yolladığımız oluyor oraya. Ancak askeri muayenelerde tabii o sorun olabiliyor. Bazı yerlerde çok iyi davranıyorlar; bazı yerlerde ise çok kötü…
Katılımcılardan: Kadından erkeğe ameliyatlar nasıl oluyor?
Şahika Yüksel: Kadından erkeğe ameliyatta ciddi bir fark var. Biyolojik olarak erkek doğanlar daima daha talihliler. Erkekten kadına ameliyatta, fazla olan bir şey çıkartılıyor ve yeri değiştiriliyor. Ancak, eksik olan bir şeyi koymak, var olan bir şeyi rötuşlamaktan kolaydır. Hiçbir doku, bir penis kadar hiçbir zaman hassas değil… Sayıdan çok emin değilim ama 10 ameliyattan 1’inde tutmayabiliyor. Komplikasyon değil; yalnızca tutmama olasılığı yüksek. Uzun zaman işinizden uzaksınız ve bir doktorlasınız. Ama “Erkeklik penisle değildir” derseniz -ki bunu entelektüel olanlar daha çok söyleyebiliyor ve bizim böyle bir sürü hastamız var- rahminizi, memelerinizi ve yumurtalıklarınızı çıkarttırabilirsiniz. Bunların haznesi bir biçimde değiştiriliyor ve kişilerin işemelerinde farklılık oluyor. Makul dozda hormon alarak, kişilerin kliterusları büyüyebiliyor. Tabii, kliterus ne kadar büyürse büyüsün, penis kadar olmuyor ama mikro penisler de vardır… Sinirlere de ellemediğimiz için, orgazmın keyfini alma kapasitesi duran; işemesi değişmiş; iç genital organları, rahmi ve yumurtalığı kalkmış; hormon aldığı için sakalları çıkmış ve minyatür penisi olan biri çıkıyor karşımıza. Hukuki değişiklik için penis zorunluluğu yok.
Tabii, üniversite veya devlet hastanelerinde ameliyat olmak istediğinizde, şu sorunun cevabını iyi bilmeniz lazım: “Oradaki kişiler ameliyatı sizden mi öğrenecekler? Yoksa işi onlar mı bilecekler?” Şunu söylemekten dolayı çok üzgünüm ancak ben özel doktorları destekleyen birisiyim. Kendimde tam gün çalışıyorum; hiç özelim yok ama genelde bu ameliyatı yapan İstanbul’da -özelden çalışanlar hariç- kimse yok… İstanbul’da Silivri taraflarında bir özel hastanede ameliyat yapıyormuş. Esaslı bir para alıyorlarmış ancak ben gitsem beni de ameliyat ederler, düşünün. Bir hormoncunuz olsun; on tane hormoncu olmaz. Dâhiliyeci ve iyi bir pratisyen de yapabilir bunu. Ameliyat için ise birden fazla cerraha gidin ve ameliyat olan başka kişilerle konuşun, ondan sonra seçim yapın. Ameliyat her zaman riskli bir şeydir. Burun ameliyatı da olsa, el ameliyatı da olsa, risklidir
Erkekten kadına ameliyat olduktan sonra -söylemeyi unuttum- buji kullanılması gerekiyor bir süre. Bazıları bu bujileri reddediyor… Bir vajina yeni yapıldığında, yaralı bir doku halindedir ve birbirine yapışır bu dokular. Bunu engellemek için, dokuların arasının bujilerle boş tutulması lazım; yoksa, ameliyat boşa gider. Bu ameliyatlarda mikro cerrahi çalışılıyor; ve bu, çok ince kılcal damarların kesilip, birbirine yapıştırılması anlamına geliyor. Ve bunun sigara ve alkol ile çok ciddi bir ilişkisi var. Her ikisi de kılcal damarları etkilediği için, bir-iki ay öncesinden katiyetle bırakılması gerekiyor.
65 yaşında bir hastamız vardı bizim; onun başına da şöyle bir şey gelmiş… Kendisi 20 yaşındayken, bu ameliyatlar yoktu. Küçük bir yerde öğretmenlik yapmaya başlamış; oraya da erkek gibi gitmiş ama kendisi biyolojik kadın. Oranın nüfus memuru bunu sevmiş ve nüfusta kendilerinin imkânlarıyla -küçük köylerde ve kasabalarda eskiden böyle şeyler oluyormuş demek ki- mahkemeye başvurmadan, değişiklik yapmışlar. Yani erkek öğretmen görünüyor ve daha sonra tayin olduğu okullarda da onu erkek olarak biliyorlar. Şimdi, 60 yaşından sonra ameliyat olmasa da olur; hiç hormon da almamış. Ama şöyle bir üzüntüsü vardı: “Ölümüm yaklaştı. Ben ölünce, beni yıkayacaklar ve benim karım rezil olacak. “Bir kadınla evliymiş” diyecekler. Benim karıma borcum var; ameliyat olmam lazım” dedi. Geliş nedeni buydu… 15 yaşında da geliyorlar bize ve ben en çok onlar gelsin istiyorum; en çok onların ihtiyacı var. 65 yaşındaki vakamız ameliyat olmuş ve çok mutlu. “Karıma hediye verdim ben” diyor. Yani, hayatın farklı evrelerinde, farklı beklentiler ve farklı istekler olabiliyor.
Şimdiye kadar hiç yanlış rapor vermedik. Belki bazı verilebilecek raporları vermediğimiz -vakalar devam etmediği için- olmuştur… Hormon kullanımı ile ilgili komplikasyonların da -sadece tıbbi değil, ruh sağlığı için uygunsuz hormon kullanımını da kastediyorum, iyi doktorlar seçilerek halledilebilecek şeyler olduğunu biliyorum.
Gruplarımızda mahremiyet var ve kişisel bilgileri dışarıya çıkarmıyoruz. Türkiye’deki bireyler, ameliyat olduktan sonra yeni kimlikleri ile yaşıyorlar ve geçmişlerini yok ediyorlar. Benim yurtdışında sevdiğim şeylerden biri, bireylerin, trans toplantılarında “Ben bir trans erkeğim. Ben bir trans kadınım.” demeleri ve hayatlarını öyle yaşamaları. 8 Mart Dünya Kadınlar Günü yürüyüşünde, bizim gruptan 3 kişi, “Memeli Erkekler de Vardır” gibi sloganlarla yürümüşler. Bu, bizim için gruptakiler için ve benim için dehşet verici bir olaydı. Çok sevindim çünkü onlar sokağa çıkmıştı ve “Ben transım” diyorlardı. Ben 22 yıldır translarla çalışıyorum ve ilk defa böyle bir şey duyuyorum. İlk defa bu sene 8 Mart yürüyüşüne gittiler. Yaptığımız şey trans fobiyi kırmak… Bir arkadaşımız, grubun desteği ile gidip oy kullandı.
Bizim, birisi transseksüel ise, bunu ispat etme gerekliliğimiz var. Bizim istediğimiz bir şey var ve bu, bir estetik ameliyat değildir. Lüks bir talep değildir. “Bunu, kamunun -yani sağlık sigortasının- ödemesi lazım” diyoruz.

* “Türkiye’de Kadın Olma Halleri” başlığı altında 2009 yılı boyunca gerçekleştiriyor olduğumuz söyleşiler, Heinrich Böll Stiftung Derneği tarafından desteklenmektedir.

‘Her zaman, her durumda suçluyum çünkü travestiyim’

Son üç yılda kaç travesti öldürüldü farkında mısınız? En azından bildiklerimiz 30! Ölüm son aşama; bir de çoğunlukla aile ocağında başlayıp yan komşular, mahalle sakinleri derken çapı da, yoğunluğu da değişen daimi bir şiddet halesi var. Polise başvurmak daha büyük dert… Böyle bir nefreti sürekli üzerinde hissederek yaşamak nasıl bir şeydir? Cansel ve Özlem zorlu hayatlarını içtenlikle paylaştı.

Ortada bir seri katil yok ama onlar bir bir öldürülüyor. Cansel ve Özlem bu ülkede bir travestinin nasıl yaşadığını, nasıl öldüğünü anlatıyor

İsmi belirlenemeyen bir kişinin 17 Ekim 2009’da Beyoğlu’nda bir evde bulunan cesedi, üç yıl içerisinde basına yansıyan 30 cinayetin kurbanları ile ortak bir özellik taşıyordu. İsimsiz cesette, Ankara’da 23 ve 29 Mayıs 2009’da ya da Bursa’da 23 Mart’ta başı ve gövdesi ayrı yerlerde bulunan cesetler gibi işkenceyle öldürüldüğüne dair izler bulunmaktaydı.

Kim bu öldürülenler? Sokaklarda bir seri katil mi dolaşıyor? Uzatmadan yanıtını verelim. Öldürülenler ve öldürülecekler seks işçiliği yapan travestiler… Duyduğunuz yanıt sizi rahatlattı mı yoksa?

Bu yanıttan tatmin olamayanlar için aklımızdaki soruları bu şiddetin merkezindeki iki kurbana sorduk. İstanbul, Harbiye’de ‘çarka çıkan’, yani para karşılığı seks yapacağı erkekleri bulmak için cadde kenarında bedenini teşhir eden Cansel ve Özlem’le iki mesai arası konuştuk.

Cansel, geçtiğimiz ağustos ayında medyaya ‘Mahallenin travesti isyanı’ başlığıyla yansıyan olaylarda linç edilmek istenenlerden biri… Özlem, Taksim’in göbeğinde haraç için satırlarla yaralandı, yaşadığı saldırıların sayısını hatırlamıyor bile… İkisinin de anlattıklarında adım adım gelen yeni cinayetlerin işaretleri var.

‘Her zaman, her durumda suçluyum çünkü travestiyim’
Ailesinden de şiddet gördü, yaşadığı mahalledekiler tarafından linç edilecekken eşiğinden döndü. Cansel, 18’inde geldiği İstanbul’da hayat neymiş öğrendiğini söylüyor. Ama onun hayat dediği, sizin bildiğinizden farklı…

“Şişli’de aynı mahalleyi paylaştıkları travestilerden şikâyetçi olan yaklaşık 100 kişi, travestilerin yaşadığı binanın önünde eylem yaptı. İnönü Mahallesi’nde yaşayan mahalle sakinleri, önceki gün saat 23.00’te Turna Sokak 21 numaralı apartmanın önünde toplanarak, travestilerin mahallelerini terk etmesini istedi. ‘Can güvenliğimiz yok’, ‘Sessiz ve temiz bir mahalle istiyoruz’ yazılı pankartları açan grup, travestiler mahalleden gidene kadar gerekirse nöbet tutacaklarını belirtti.” 3 Ağustos 2009 tarihli Hürriyet gazetesi, ‘Mahallelinin travesti isyanı’ başlığıyla vermişti haberi. O gün linç edilme tehlikesi yaşayan Cansel’in anlattıklarını okuyunca, asıl kimin can güvenliğinin tehlikede olduğunu anlayacaksınız.

Sizce seks işçiliği yapan travestilerin dünyasını anlamak için sorulması gereken ilk soru ne olmalı?
Bence bana ya da herhangi bir travestiye sorulması gereken ilk soru şiddettir. Ben bu dünyaya adımımı attıktan beri şiddet, yemek, içmek, uyumak, yürümek kadar oldukça sık karşılaştığım bir olgu. Bazen şiddete bunlardan bile sık rastlıyorum. Hatta sadece travestiler değil, homoseksüellerin tamamı için şiddet en önemli problemdir. Şiddet, sizin tercihinizi fark eden aileniz ve yakın çevrenizle başlar ve hayatın her anında size komşu olur.

O zaman aileden başlayalım. Sizin bedeninizdeki bu geçiş, aynı zamanda çevrenizdeki insanlar için de önemli bir geçiş durumu olsa gerek. Onlar bu yeni statüyü taşıyabildiler mi?
Birçok travestinin yaşadıklarını düşünürsek, benim ailemle sorunlarım hafif kalır. Çocukluğumdan beri kimliğim ipuçlarını taşıyordu. Bu nedenle ani bir geçiş yaşanmadı. Gerek maddi sıkıntılardan gerekse kimliğim nedeniyle ilkokuldan sonrasına devam etmedim. Sakarya’da bir süre sonra yaşayamaz oldum. Ya evden hiç çıkmayacaktım ya da sokaktayken hissetmediğim şekilde davranacaktım. Benim tercihim nedeniyle toplum tarafından onlar da baskı görüyordu. Artık kararımı vermek zorundaydım. 1992’de, 18 yaşımda İstanbul’a geldim. Hayat neymiş, burada öğrendim. İşkence ve hakaretin her türlüsünü yaşadım.

Şiddetle ilk karşılaşmanızı hatırlıyor musunuz?
İlk karşılaşmam, polisle karşılaşmamla örtüşüyor. Polisle ilgili her anımı çok net hatırlıyorum. Travestilerin dünyasında polisle kurulan ilişkiler çok önemli yer tutar. Bu mesleğin ne olduğunu polisle tanıştığınızda anlarsınız. Ancak benim bireysel şanssızlığımdan olacak sanırım, polis şiddetiyle tanışmam, seks işçiliğine başlamamdan çok önceye rastlar. Henüz 13 yaşında, ailemle yaşarken, babamın işlettiği dükkânda bazen ben de duruyordum. İçkili bir mekândı. Babamın arkadaşları bir şeyler kutluyorlardı, pompalı tüfekle bir-iki el havaya ateş ettiler. Ertesi gün polis geldi. O an dükkânda benden başkası yoktu. Beni yaka paça karakola götürdüler. Karakola adımımı atar atmaz suratıma çok sert bir tokat indi. Ağzımdan kan gelmeye başladı. Bunun üzerine paniğe kapıldılar. Annemi aradılar, o da karakola geldi. Benim o halimi gören annem, korkuyla babamı bulmuş. Babam ve amcamlar karakolun kapısına dayandılar. Olaylar çığırından çıkmasın diye bana vuran polisi arka kapıdan kaçırmışlar.

Seks işçiliğine başladıktan sonra neler yaşadınız?
Ailemin yanından ayrıldıktan sonra hayatımı sadece seks işçiliği yaparak kazandım. Halen ekmeğimi böyle kazanıyorum. Bu işi yaparken her türlü şiddet gördüm. Linç girişimine bile maruz kaldım. Şimdi düşünüyorum, ben halktan mı daha fazla şiddet gördüm, polisten mi? Kesinlikle polisten daha fazla şiddet gördüm. Bu, eskiden inanılmaz boyutlardaydı. 2000 sonrası karakolda işkence çok azaldı. Artık sokakta dövüp bırakıyorlar. 90’lı yıllarda yaşadıklarım bugün bile etkisini sürdürüyor. O yıllarda, İstanbul’da seks işçiliği yapıp 34 XXX 50 plakalı ekip otosunu bilmeyen yoktur. Nerede göz altına alınırsan alın, bu araç gelip bizi Şişli İlçe Emniyet Amirliği’ne götürüyordu. Önce tazyikli suyla yıkayıp ardından döverlerdi. Tek kişilik koğuşlara üç-dört kişi sokuyorlardı. Orada günlerce çırılçıplak bekletiliyorduk. Gecenin, günün ne olduğunu anlamıyorduk. Bir defasında nöbetçi memur bana “Oral seks yap, sana yemek vereyim” dedi. Bu benim başıma geldi ve kabul ettim. Yemekle elbiselerimi verip saatin kaç olduğunu söyledi. Çok net hatırlıyorum, saat 11’e geliyormuş. Önceki akşam 9 gibi almışlardı beni.

Yaşadıklarınızın etkisinin bugün de sürdüğünü söylediniz. Bunu biraz açar mısınız?
Yaklaşık iki senedir psikiyatrik tedavi görüyorum. Nerede bir polis görsem aşırı korku ve nefret hissediyorum. Kâbus gibi bir hayat bu, artık taşıyamaz hale geldim. Gündüz vakti yolda, İstiklal Caddesi’nde yürüyorum, karşıdan polis geliyor. Ben ya bir mağazaya giriyorum, ya kenardan görünmeden geçmeye çalışıyorum. Binlerce kişinin önünde “Gel lan buraya!” diyecek, bana hakaret edecek, herhangi bir tepki göstersem polise mukavemet gerekçesiyle gözaltına alacak. Ama ben sadece yürüyorum. Bunlar neden başıma geliyor? Neden? Her zaman, her durumda suçluyum. Çünkü travestiyim.

Ağustos başında Harbiye’de ‘mahallenin’, travestilerin yaşadığı bir eve saldırmasıyla başlayan ve bütün haftaya yayılan olaylar sırasında yaralandığınızı biliyoruz. Orada neler oldu?
Ağustosun ilk günü Harbiye’de bir ekip otosu, travestilerin evinin önüne gelerek, dışarıdan “Bu evi çalıştırıyorsunuz. Mahalleli sizden rahatsız. Burayı boşaltın” şeklinde anonslar yapmış. Ertesi gün 30 kişi kapıyı kırarak eve girmeye çalışıyor. Travestiler 155’den yardım istiyor. Bir süre sonra polis geliyor, kalabalığın uzaklaşmasını sağlıyor. Sonra polis evin içerisine giriyor. Bazı eşyaları kapıya koyup “Buradan gidin” diyor. Ertesi gün 150 kişilik bir grup, kürek ve sopalarla travestileri linç etmeye çalışıyor. Travestiler canlarını zor kurtarıyor, her şeyi bırakıp kaçıyorlar. Birkaç gün sonra mecburen yine caddede müşteri beklemeye çıktım. Divan Oteli civarında üç-dört genç bana doğru yöneldi. Biri geçerken yumruk salladı, karnıma geldi. Tepki gösterir gibi oldum, diğerlerinin saldırmaya hazırlandığını görünce korktum, “Çok ayıp” gibi laflar söyledim. Küfürlerle üzerime doğru yürümeye başladılar. “Hepinizi öldüreceğiz!” diye bağırıyorlardı. Kaçmayı düşündüm ama karşımdakiler genç çocuklar, nasıl kaçayım? Bir anda biri çantama yapıştı, ben çantamı vermemeye çalıştım. Bu sefer boğuşmaya başladık. Beni yere yıktılar. Ve öyle bir dayak yedim ki kafam, gözüm, saçım, her yerim şişti. “Polis!” diye bağırıyordum, sesime polisten hariç herkes gelmişti. İki kadın geldi, “Ne yapıyorsunuz?” diye tepki verdi. Kadınlara “Defol git, bunlar travesti” diye bağırdılar. Kadınlar polisleri çağırdılar herhalde. Polisler beni çocukların elinden aldı. Polise sürekli “Abi, biz arka sokaktanız” diyorlardı. Şişli Etfal’de iki saat müşahede altında kaldım. Sonra karakola geldiğimde çocukları sordum, “18 yaşın altında olduğu için biz işlem yapamadık, çocuk bürosuna yolladık” dediler. İfade verirken “Sen onlara sprey sıkmışsın, önlerini kesmişsin” dediler. Sonra 15 gün nefes almada zorluk çektim. Hâlâ sağ böbreğimde ağrılarım var.

Bir Crossdresser’in Hikayesi

İş yerinde astığım astık, kestiğim kestik bir yönetici. Altında 3 bin kişi çalışıyor. Adı Ahmet (gerçek ismi değil tabii ki), yaşı 34. Eve döndüğünde takım elbisesini çıkarıyor. Ahmet kapının önünde kalıyor. O artık Endam oluyor. Kadın kıyafetleri ve seksi iç çamaşırları giyiyor. Makyaj yapıyor, oje sürüyor, peruk takıyor. Erkek arkadaşına zeytinyağlı dolma sarıyor.

Ahmet bir CD (crossdresser). Yani gündüz erkek giysileri giyip dolaşıyor ama kendine ait zamanlarda, evinde kadın giysileri giymeyi seviyor.

Ahmet, iş arkadaşlarının ve ailesinin onu tanımaması için maskeyle fotoğraf çektiriyor. Ahmet olarak poz vermeden önce hazırlanması beş dakika bile sürmüyor. Endam olarak karşımıza çıkması ise 15 dakikayı buluyor. Aslında bu süre makyajdı ojeydi derken yarım saati geçiyormuş ama bizi bekletmek istemediğinden daha hızlı hazırlandığını anlatıyor.

Topuklu ayakkabılar üzerinde benden iyi yürüyor. Bunu söylediğimde kahkahayı patlatıyor: “Evin içinde yürüyüş antrenmanı yapa yapa öğrendim. Birkaç kez böyle dışarı da çıktım. Düşünsene zavallı travesti ve transseksüeller polislerden bu topuklar üzerinde kaçıyor.”
Benden ona Endam diye hitap etmemi istiyor. Çünkü ne iş yerindeyiz ne de ailesinden biriyim. Asıl ismi bende sır olacak kalacak, biliyor. Maskesini, peruğunu, arkadaşının ördüğü kırmızı elbiseyi, ayakkabılarını, jartiyerini çıkarıp yanımdaki koltuğa oturuyor. Ruju hâlâ dudağında. Çıkarmıyor. Ben çantamdan not defterimi çıkarıyorum ve tüm merak ettiklerimi soruyorum.

“Ben bir CD’yim” diyorsunuz. Eşcinseller arasında CD kavramı yeni olmasa da pek çok kişinin ilk kez duyduğu bir sözcük. Bize “crossdresser”ı anlatır mısınız?
CD yani crossdresser karşı cinsin kıyafetini giymekten hoşlananlar için kullanılan bir terim. Ben eşcinsel bir CD’yim. Gündüzleri erkek olarak dolaşıyorum ama geceleri kadın kıyafetleri giymekten hoşlanıyorum. Ben ve benim gibiler gündüz işine erkek olarak gidiyor, evine girdiğinde ise bir kadına dönüşüyor. Yurtdışında crossdresser’lar yıllardır var. Türkiye’deki gey arkadaşlık sitelerine bu terim 1-1,5 yıl önce düştü. Aslında her gey gizli bir cross’tur. Çünkü her biri kadın kıyafeti giymek istiyordur.

Sizin etrafınızda çok sayıda CD var mı?
Benim en yakın arkadaşım da bir CD. İşten eve geldikten sonra iki kız kardeş gibi birlikte kadın kıyafetleri seçip giyiyor, birbirimize makyaj yapıyoruz. Başka tanıdığım CD yok. Ancak Facebook’ta hem yerli hem de yabancı CD grupları yer alıyor. CD’lerle tanışmak isteyenler onlara buradan ulaşıyor.

“İş yerinde Endam peşimi bırakmıyor. Takım elbisemin içine tanga giyiyorum”

Zeki Müren gündüz erkek kıyafetleri giyiyordu. Sahneye çıktığında ise platform topuklu çizmeler, parıltılı elbiseler. “CD tanımına uyuyor” diyebilir miyiz?
Tabii ki. Çünkü eşcinseldi. Gündüz erkek gibi gece kadın gibi giyiniyordu. O da bir CD’ydi. Belki de Türkiye’nin ilk CD’si.

Endam adını nasıl seçtiniz?
Beş-altı yıl önce en yakın arkadaşımla bir gece kadın gibi giyinmeye karar verdik. Hemen gidip kadın kıyafetleri ve topuklu ayakkabılar aldık. Bende boy 1,85. Topuklularla 1,95 oldum. Biraz da kalıplıyım, gördüğün gibi. Tam bir Yarmagül çıktı ortaya. O sırada radyoda “Endamın Yeter” şarkısı çalıyor. Oldu mu sana adım Endam. O gece makyajlı ve peruklu haliyle yüzümüzün fotoğrafını çektik. Salaklık yaptım, gittim o fotoğrafları iş laptop’uma yükledim. İş yerinde eşcinsel olduğumu bilmeyen bir arkadaşım fotoğraflarımı karıştırırken gördü bunları. Ben olduğumu anlamadan “Ne güzel bir kadın, nereden düşürdün?” dedi. Ben iyice havaya girdim.
O gün bugündür CD’yim.

İş yerinde takım elbise içinde patronluk taslarken evde hanım hanımcık Endam’a dönüşüyorsunuz. İş yerindeki arkadaşlarınız şimdi bu halinizi görse ilk tepkileri ne olur?
Şirketin sahibinin altındaki kişi benim. Yani ikinci patronum. Onlar benim masanın üzerine yumruğumu nasıl vurduğumu görüyorlar. Eşcinsel olduğumdan şüphelenebilirler ama topuklu ayakkabılar üzerinde dolaşan, kırıtan bir Ahmet felç geçirmelerine neden olur. Bir gün Endam şirket kapısından girerse ne olur? Ben bunu her gün düşünüyorum. Ama yapamam. Yalnız iş yerinde Endam peşimi bırakmıyor. Haftanın iki-üç günü takım elbisemin içine tanga giyiyorum.

“Göz makyajımı çıkarmadan ofise gitmişim. Zor kıvırdım”

Aileniz oğullarının seksi kadın kıyafetleri içinde dolaşmaktan hoşlandığını öğrense…
İntihar ederler. Benim gey olduğumu biliyorlar. 16 yaşımda söylemiştim. Ancak beni bu kıyafetlerle görseler bunu bir sonraki basamağa taşıyacağımı sanırlar. En büyük korkuları benim travesti ya da transseksüel olmam. Kamu yönetimi mezunuyum, mastırım var. İyi bir şirkette yöneticilik yapıyorum. Bunları bir kenara bırakıp fuhuş yapmam onları öldürür. “Biz seni eşcinsel olarak kabul ediyoruz. Lütfen travesti ya da transseksüel olma” diyorlar.

Onları “Merak etmeyin” diye yatıştırırken bir yandan da memenizin ve bir vajinanızın olmasını istemiyor musunuz?
Hayır. Eski erkek arkadaşım çok zengindi, beni ameliyat ettirmek istedi. Kabul etmedim. Bir gün ayrıldığımızda bana kim bakacaktı? Nasıl para kazanacaktım? Transseksüel birinin benim kadar maaş almasının tek yolu fuhuş yapmak. Ben ameliyatı ancak bel oyuntusu yaptırmak için olurum. Alt kaburga kemiklerimi aldırmayı istiyorum. Popom duvar gibi. Onu da çıkık yaptırabilsem… Bu ikisi olduğunda kadın kıyafetlerini giyince daha da müthiş duracak! Hele bir de plajda o vücutla bikini giydiğimi düşünsene. Ah keşke…

Endam’lıktan Ahmet’e dönerken bir yerde bir açık verip hiç yakalanmadınız mı? İştekilere ya da ailenize?
Bir kez kırmızı ojelerimi çıkarmayı unutup bakkala gittim. Cüzdanımdan parayı çıkarırken farkına vardım. Hiç bozuntuya vermeden alışverişimi yaptım. O an yapacak başka bir şey yoktu çünkü. Bir gün iş yerime göz makyajımı tam çıkarmadan gitmişim. İş arkadaşım “O gözünün altındaki göz kalemi mi?” diye sordu. Hemen kıvırdım. “Gözümde arpacık çıktı, doğudan gelen arkadaşım sürme iyi gelir dedi. İyileştirsin diye sürdüm” dedim.
Diğer CD arkadaşımla başıma gelen en komik hikaye şu: Bir akşam eve kokoreç siparişi verdik. Ahmet ve Cenk olarak. Kokoreç bir türlü gelmeyince unuttuk gitti. Başladık süslenmeye. Elbiselerimizi giydik, makyaj falan derken kapı çaldı. Cesaret edip açtık, kapıda kokoreççi çocuk vardı. Siparişi veren iki erkekti, şimdi karşısında iki kadın duruyordu. Baktı baktı, rengi kaçmış bir halde “Abla kokoreçler sizeydi değil mi?” dedi.

“İki kez kadın kıyafetleriyle ve makyajla dışarı çıktım”

Hiç kadın kıyafetiyle dışarı çıkmaya cesaret ettiniz mi?
İki kez çıktım. Bir kez iş için yurtdışına gittiğimde. Her zamanki gibi bir mağazada kadın iç çamaşırlarına bakıyordum. Elimde kombinezon tutarken tezgahtar kime baktığımı sordu, ben de nasıl olsa yurt dışındayım diye “Kendime” cevabını verdim. Onlar alışık tabii bu tür şeylere. Kabinde deneyebileceğimi bile söyledi. O gün o mağazadan kadın kıyafetleri satın alıp Endam olarak çıktım. Bir defa da
CD arkadaşımla cesaretimizi toplayıp Mecidiyeköy’de bir gece kulübüne gittik. Heteroseksüel bir kulüptü, gey kulüp değildi. Bizi kovarlar sandık ama bir olay falan çıkmadı. Güzelce eğlenip evimize döndük.

“42 numara ayaklarıma stiletto bulmak zor”

Gardırobunuzda Endam’ın kıyafetleri mi yoksa Ahmet’in kıyafetlerimi daha fazla yer kaplıyor?
İşten ötürü takım elbiselerim var, evet. Ama ben iş dışında erkek gibi giyinmeyi hiç sevmiyorum. Erkek giysileri bana keyif vermiyor. Birkaç pantolon ve birkaç tişört dışında gardırobumda erkek kıyafeti bulamazsınız. Çantalar, jartiyerler, gece kıyafetleri, ayakkabılar… Endam’ın dolabı Ahmet’inkini döver.

Ayakkabı ve kıyafetlerinizi nereden satın alıyorsunuz? Bir mağazaya gidip deneme şansınız yok. İnternetten mi buluyorsunuz?
Ayakkabılarımı Taksim’deki Rouge Shoes’dan alıyorum. Travesti ve transseksüllere hizmet veriyor.
İyi ki var. Yoksa ben 42 numara ayaklarıma nereden stiletto bulacaktım? Modacım Feraye Hocaoğlu’na kafamdakini anlatıyorum, CD kıyafetimi yapıyor. Ben de Mango’dan, Zara’dan alışveriş yapmak isterdim. Ama bir düşünsene, indirimde beğendiğim eteği birinin elinde görüp çekiştirirken o kişinin bizim şirketten ya da ailemden biri olduğunu fark ettiğimi. Felaketim olur!
Benim elimden de biraz dikiş gelir. Bir kız arkadaşımın üzerinde gördüğüm eteği zorla aldım. Ama kız incecik. Bir bacağıma sığmaz. Eteği kısaltıp arta kalan kumaşlardan ek yaptım ve bedenime uydurdum.

İç çamaşırlarınızı nereden alıyorsunuz?
Yurtdışından ve internetten. “Anneme, kız kardeşime alıyorum” diyerek Marks&Spencer ve Kom’dan. Elifçiğim komple dantelden yapılmış vücut çorabı nerede satılıyor biliyor musun? Benim beden ölçüme uyan bir vücut çorabı bulamadım.

“Yurtdışındaki CD’ler kıllı bacaklarıyla jartiyer giyiyorlar”
Hayır bilmiyorum. Gördüğüm kadarıyla bacaklarınıza ağda yapıyorsunuz. Sizin CD olduğunuzu bilmeyen bir akradaşınızın sıfır tüylü bacaklarınızı görmesinden korkmuyor musunuz?
Bizim şirketin spor salonunda spor yaparken ağda hayaldi. Ne zamanki iş arkadaşlarıma “İşte çok zaman geçiriyorum, bari iş yerindeki spor merkezine gitmeyeyim” dedim, rahatladım. Arkadaşlarımla spor yapmıyorum diye ağdayla tüylerimi alabiliyorum. Yurtdışındaki CD’ler ağda falan yapmıyor. İşten eve gelip üzerindekilerini kadın kıyafetleriyle değiştiriyorlar. Ağda yapmıyorlar. Tıraş olmuyorlar. Göğüslerinde kıllar var. Sokakta dönüp bakacağın, belki de âşık olacağın efemine görünmeyen seksi erkekler mini etek, topuklu ayakkabı ve bir bluz giyip hafif makyaj yapıp dışarı çıkıyorlar.

“Psikiyatriste gitsem bana şizofren teşhisi koyar”

Ahmet ve Endam. İki cins, iki farklı karakter aynı bedende yaşıyor. Onlar aralarında savaşırken siz zarar görmüyor musunuz?
Aslına bakarsan evde tek başıma yaşamıyorum, iki kişiyim. Şimdi kalkıp psikiyatriste falan gitsem bana kesin şizofren teşhisi koyar. İki ayrı telefon hattım var. Biri Endam için. Onu Endam sesiyle açıyorum. Biri yönetici Ahmet için. Onu da Ahmet sesimle açıyorum.

Bana verdiğiniz numara hangisinindi?
Endam şekerim!

Her Yerde Heteroseksüel Olmak Zorundayız

‘Ne yapacağım ki abi İstanbul’a gidip? Yol kenarında müşteri bekleyen travestilerin kaçı Kürt çocuğudur merak ettin mi hiç? En az yüzde 90’ı Doğulu, Güneydoğulu’dur. Batmanlı, Diyarbakırlı, Vanlıdır. Ben gitsem ne olacak… Eğitimim mi var? Param mı var? Hem ben sadece eşcinsel değilim ki! Bir de Kürdüm üstelik.”

Bunları söyleyen A., 25 yaşında Vanlı bir Kürt. İşsiz. Altı çocuklu bir ailenin ortancası. Dışarıdan bakınca karşımda Van ölçülerinde modern bir saç kesimine sahip gençten bir adam oturuyor. Bu haliyle ona sokakta ‘eşcinsel’ demek bıçaklanma sebebi bile olabilir. Çünkü eşcinsel olduğuna dair bir emare yok. Adının Deniz olduğunu söyleyen Vanlı diğer eşcinsel ise kafalardaki klişeye hizmet eder tavırlar ve giysiler içinde.

Van Kadın Derneği’nin (VAKAD) odalarından birindeyim. Dernek, yalnızca kadınlara değil eşcinsellere de hukuki ve toplumsal konularda yardım etmeye çalışıyor. Röportaj sırasında A.’nın sorduğu iki kilit soruya cevap vermem çok zor? A., “Hrant Dink öldürüldüğünde ‘Hepimiz Ermeniyiz’ diye yürümüşsünüzdür. Ben öldürülsem ‘Hepimiz eşcinseliz’ diyebilir misiniz?” diye soruyor ilk olarak. İkinci soru daha vahim… “Oğlunuz olduğunu söylediniz. Ya size gelip bir gün eşcinselim derse… Ne cevap verirsiniz?” Sahi ne cevap veririm; veririz, verirsiniz… Bunlar A.’yı ve Deniz’i ilk elden ötekileştiren iki soru. Ancak tabii ki bu sorular aynı zamanda 785 bin kilometrekarelik memleketin her metrekaresiyle ilgili bir sorun. Vanlı eşcinsellerin ise kendini ifade etmekten daha hayati sorunları var. Hayati sorun derken gerçekten ortada hayati bir durum söz konusu. Çünkü Van’da açıklanmış bir eşcinsellik karşısında kurulabilecek makul bir cümle yok.

Zaten Deniz, sırf bu yüzden 2007’de tası tarağı toplayıp İstanbul’a gitmiş. Şimdi annesini görmek için bayramdan bayrama Van’a geliyor. Aslında içinde bir kadın bulunduğunu düşünüyor ve ameliyat olmak, kadın gibi yaşamak istediğini söylüyor. Van’da yaşamasının imkansız olduğunu bildiği için bulduğu ilk fırsatta kapağı İstanbul’a attığını anlatıyor; ama durumundan pek de mutsuz görünmüyor.

‘Arada kız muhabbeti yaparım’
Ama A.’nın durumu biraz daha farklı. Onun feminen tavırları yok ama Van’da yaşamaktan rahatsız. Aslında yalnızca Van’da değil Türkiye’de yaşamak ona mutsuzluk veriyor. “Sıkıldım artık kendimi saklamaktan” diyor ve bir çırpıda şunları söylüyor; “Yalnızca toprağım değil ki, devletim de insanım da kabul etmiyor. İmkan sunsun bana devlet, beni göndersin; istirham ediyorum.” İlkokul sıralarında keşfettiği eşcinselliğini 19 yaşına kadar sakladığını ve ‘erkek’ olmak zorunda kaldığı zaman dilimini şöyle anlatıyor: “Mastürbasyon yaparken bile bir kadını düşleyemiyordum. Bu bana azap veriyordu. Utanıyordum. İntiharı bile düşündüğüm zamanlar oldu. Bir yandan saplantılı mıyım ki saçma sapan şeyler düşünüyorum diye kendime kızıyordum. Ailem benden evlenmemi bekliyordu. Böyle olmayacağını anladım. İnternetten araştırdım. Günübirlik işler bulup para biriktirdim. Sonra İstanbul’a gittim. Nasıl yaşıyorlar diye bakmak için. Eşcinsellerin uğradığı barlara gittim. Tek tek yüzlerine baktım.

Öpüşüyorlardı. Anlaşıp beraber çıkanları gördüm. Van’da böyle bir şeyi hayal etmek bile mümkün değil ki abi. Sonra birkaç kez daha gittim İstanbul’a.” Ancak A. cümlenin burasında duruyor ve “Ama o barlardan çıkınca İstanbul’da bir eşcinselin kendini saklaması gerektiğini gördüm. Aslında bir İstiklal Caddesi var rahatça dolaşabilecek. Şimdi bizim burada bir Maraş bir Cumhuriyet Caddesi var. Buralar İstiklal Caddesi değil. Ama İstanbul’daki bir sürü cadde de bizim buradaki caddelerden farksız. Yine maske takıyoruz. Ha bizim Van’daki maske biraz daha büyük tabii” diyor. Van’daki biraz daha büyük maskenin getirdiği zorluklar ise şöyle sıralanıyor; “Burada her yerde heteroseksüel olmak zorundayım. Bir arkadaşım olsa gidip iki çift laf edebileceğimiz bir yerimiz yok.” Peki iki erkek olarak gitseniz nasıl bir şüphe uyandırabilirsiniz ki diye soruyorum; A., gülerek şöyle cevap veriyor: “O zaman da faça verir miyiz korkusu oluyor. Bir de hasbelkader ikimizden birinin tanındığını düşünsene. Hemen öteki de damgayı yer. Bu yüzden biz eşcinseller olarak burada bir arada dolaşmayız. Kendi heteroseksüel hayatlarımız vardır. Ben ara sıra kahveye gitmek zorundayım mesela. Oyun oynamak zorundayım. Karı kız muhabbeti yapmak zorundayım. Yapmazsam adım çıkar. Şimdi mesela ben Deniz’le bile yan yana yürüyemem sokakta.”

A. için adının çıkması canın çıkmasından bile kötü bir durum. Çünkü Van gibi kentte durumu yalnızca A.’yı bağlamıyor. Ailesi, beş kardeşi, hatta dayıları, amcaları, yeğenleri, kuzenlerini de bağlıyor. Çünkü eşcinsel olduğu bir kez ortaya çıkarsa akraba hısım, hepsinin “başını eğmek” zorunda kalacağını biliyor. “Eroin kaçırsam daha iyi” sözü ise uyuşturucu kaçakçılığının önemli istasyonlarından biri olan Van’daki durumu gayet iyi açıklıyor. “Eroin kaçırsan övülürsün, eşcinselsen dövülürsün yani” dediğimde başını sallayarak ‘aynen öyle’ diyor.

Şizofrenik bir durum
Bazı çetelerin artık internetteki eşcinsel forumlarına da sızdığını anlatan A. bir arkadaşının başından geçen hikayeyi şöyle özetliyor: “Bir arkadaşım, internetten yazışmış. Kameradan çocuğu da görmüş. Buluşmuşlar. Çocuk ilk anda kibar davranmış. Ama ilk tenhada gırtlağına bıçağı dayayıp parasını cep telefonlarını almış. Kendini şehir merkezinde bıraktırmış. ‘Konuşursan fena olur’ rezil ederim seni diye gözdağı da vermiş. Ben polise gidelim dedim. Evli, çocuğu bile var. Omzumda bir saat ağladı. Sonra polis yerine evine gitti. Bizim hayatımız böyle geçiyor işte. İstanbul’da en azından gidip şikayet edebilirsin soyulursan… Burada bu bile mümkün değil. Van’da 100 TL’ye kiralık katil bile buluyorsun. Millet o derece yani. Bu yüzden bir eşcinseli soymak iş değil onlar için. Zaten öldürseydiler ailesi bile sahip çıkmaz, ya da eşcinsel olduğunu saklardı. Bir daha adını anmazlardı”

Trajikomik başka hikayeler de var. Birkaç yıl önce bir arkadaşının psikiyatra gittiğini anlatan A., erkek olan psikiyatrın, arkadaşına “şizofreni başlangıcı teşhisi” koyduğunu söylüyor. A., psikiyatrın arkadaşını ikna etmek için kullandığı cümleleri de söylüyor: “Bir koltukta iki karpuz olmaz. Sen erkeksin.” A., Van’ın psikiyatrı bile bizi hasta görüyor” diyor. A.’ın bir problemi de eşcinsellerin doğuda bir seks makinesi gibi algılanıyor olması. “Sanki aklımız fikrimiz sekste” diyen A. bu arada dört beş ayda bir eşcinsel ilişki yaşayabilirse kendini şanslı saydığını durumun hiç de sanıldığı gibi olmadığını belirtiyor. “Biz Van’da bir arkadaş bulursak ona dört elle sarılırız. Âşık oluruz. Zaten şansımız yok ki fazla. ” diyor. Buna karşılık A.’ya göre özelde Van’da, genelde doğuda eşcinsellik oldukça yaygın. Ama pek çok eşcinsel bunu saklıyor, evleniyor.

Röportaj bitiyor. Deniz fotoğraf çektirmeyi önce kabul ediyor ancak sonra ortadan kayboluyor. A. ile baş başa kalıyoruz. O da istemiyor. Sırttan fotoğraf çekeceğim. Cumhuriyet Caddesi’ne çıkalım yeter” diyorum. Cevabı “Sen bunu çekersen ben saçımı bile değiştirmek zorunda kalırım. Bu elbiseleri bile bir daha giyemem” oluyor. Kendisini resmen tehlikeye attığını ben de biliyorum. Ancak en azından bir görsel malzeme şart. Cumhuriyet Caddesi’ne çıkıyoruz. O benimle hiçbir irtibatı olmayan biri gibi önden yürüyor. Anlaşmamız gereği arkasına bile bakmadan yürüyerek uzaklaşıyor. Aklıma eşimin kadın, Zaza ve Alevi olmaktan dolayı her türlü egemen kültürün baskısına maruz gayet talihsiz bir karışım olduğuna dair tespiti geliyor. Eşime telefon açıp üzülmemesini ondan biraz daha talihsiz bir karışımla az önce beraber olduğumu söylüyorum. “Kim?” diye soruyor, “Hem Kürt hem eşcinsel hem de Van’da yaşıyor” diyorum. “Vah Vah” diyor.

Transfobik Şiddet ve Seks İşçiliği

Translara yönelik nefret suçlarının LGBT hareket içinde gündemleşmesi noktasında iki farklı eğilim var. Birincisi transfobik şiddeti görünür kılarken seks işçiliği alanında yaşanılan sorunların görünür kılınmaması diğeri ise seks işçiliği yapmayan transların sorunlarının hareket içinde gündemleşmiyor olması.

Transfobik nefretin seks işçiliği ile ilişkisi ve LGBT örgütlerin bu alandaki faaliyetlerini, Pembe Hayat LGBTT Derneği avukatı Ahmet Tokgöz, Kaos GL’den Ali Erol ve LGBT aktivist Kemal Ördek değerlendirdi.

“Yerel idarelerin genel tavrı belli alana kapatmak ve kapatılan alana ilişkin bir düzenleme yapmama eğiliminde”
Ahmet Tokgöz,
“Mevcut sisteme göre polis istediği zaman keyfi bir para cezası kesebilir. Ben çete ile ilgili kamu görevlilerinin sessiz kalma eylemiyle ilgili konuşmak gerektiğini düşünüyorum. Hükümet dışı silahlı gruplar da belli sayıda yanlarına trans kadınları da dahil ederek çeteler oluşturuyor, hükümet ve kolluk kuvvetleri de bu süreci sadece sessizce izliyor. Yerel idarelerin genel tavrı ise belli alana kapatmak ve kapatılan alana ilişkin bir düzenleme yapmama eğiliminde. Yani bir disko olabilir, bir mahalle olabilir… Biri birini öldürmeyene kadar bu böyle devam edecek.”

“Olay Seks İşçiliğinde Kitleniyor”
Kemal Ördek,
“Bir Ankara vatandaşı olarak konuşmak istiyorum. Translara yönelik nefret suçlarından bahsederken bunun aynı zamanda seks işçiliği üzerinden yapıldığını unutmamak lazım. Fuhuşla mücadele tüzüğünden bahsetmiyoruz, ev kapatmalarından bahsetmiyoruz. Zührevi hastalıklar üzerinden seks işçisi trans kadınların evleri kapatılıyor. Ankara Emniyet Müdürlüğü bize, ‘translarla bir sorunumuz yok ama onlar da seks işçiliği yapmasınlar, yaparlarsa şiddete uğrarlar’ dedi. Seks işçiliği yapılan cadde ve sokaklar korunmasız. Kanunları, avukatlar ve insan hakları alanındaki insanların hep birlikte tartışması lazım. Yeni seks işçiliği kanunu üzerine bir düzenleme yapılabilir mi? Yapılmalı mı? Tartışmak lazım. Bu konuda bir strateji toplantı yapmak lazım. Ama bir yandan da sokakta yaşanan olaylara baktığımızda bütün olay seks işçiliğinde kilitleniyor.”

“Seks işçiliği ve trans varoluş arasında bağları hep kurduk ve görünür kılmaya çalıştık”
Ali Erol,
“Seks işçiliği LGBT örgütlerinin, Kaos GL’nin de gündeminde. Biz en baştan, ‘Zorunlu çalışmanın olduğu bir kapitalist toplumda hiçbir meslek bir diğerinden daha onurlu ya da onursuz değildir” cümlesini kurduk. Ardından ‘Patronsuz ve pezevenksiz bir dünya istiyoruz’ ikinci cümlemiz oldu. Bunu şimdi hepimiz sahipleniyoruz. “Eşcinsel ve travesti cinayetleri politik cinayetlerdir, katilleri biliyoruz” cümlesini de hepimiz sahipleniyoruz. Seks işçiliği ile ilgili her türlü cümleyi kurduğumuzu düşünüyoruz. LGBT topluluklar olarak bu cümlelerde ortaklaştığımızı düşünüyorum. İlgili ilgisiz her türlü kuruma ulaştığımızı düşünüyorum. Yarın hükümet bizi şaşırtır ve “Seks işçilerinin somut talebi nedir?” diye sorarsa yanıtımız ne olacak? Buna da seks işçilerinin kendisi karar vermeli. 3 mart seks işçiliği sürecide bunun tartışılması gerekiyor. Seks işçiliği alanında seks işçileri özneleşmediği müddetçe, sorunlar yeniden yaşanacaklar. Başka ağlar örülebilir mi? DİSK’in kapısına dayanabilir mi?”

Eşcinseller Nefret Suçunun Hedef Kitlesidir!

Melda Onur: İnsan doğadaki diğer canlılar üzerinde tahribat yaratıyor; erkek diğer cinsler üzerinde; heteroseksüel diğer cinsel yönelimler üzerinde, baskın din diğerleri üzerinde tahribat yaratıyor

TBMM Çevre Komisyonu Üyesi & CHP İstanbul Milletvekili Melda Onur, “Ayrımcılıklara Karşı Sempozyum”da konuştu.

TBMM Çevre Komisyonu Üyesi & CHP İstanbul Milletvekili Melda Onur’un “Ayrımcılıklara Karşı Sempozyum”da yaptığı konuşmanın metnini yayınlıyoruz.

Eşitlik, çoğulculuk, insan hakları ve olanaklar diye konuşmamı dört bölümde yapacağım. İlk iki bölüm biraz felsefi ve biraz şahsi bakış açımla ilgili olacak. Son iki bölüm biraz daha somut konularla ilgili.

İnsan, erkek, heteroseksüel, Sünni ve muktedir!

Şimdi milletvekili olarak eşitlik algımla ilgili bir şeyler söylemek istiyorum. Çünkü eşitlik algısı artık her kişiye göre çok değişiyor ve bu hani bence tamamen buradaki söylediklerim mutlak doğru gibi bir iddiada değilim sadece bence eşitlik algısı şöyle bir şey: yaşam hakkı söz konusu olduğunda zaten hiyerarşi diye bir şey söz konusu olamaz. Yaşam hakkının her zaman için dikey değil yatay bir zeminde tartışılması gerektiğini düşünüyorum: Erkek, kadın, yaşlı, çocuk, engelli, LGBT, dindar, ateist bunlar yukardan aşağıya sıralanamaz.

Bir hak diğerinin önüne asla geçemez. Şimdi hep aynı şeyden bahsettik, ben de özellikle vurgulayacağım. İşte erkek, heteroseksüel, Sünni diye giden. Ben bunu insandan başlıyorum. İnsan, erkek, heteroseksüel, Sünni ve muktedir. İnsan doğadaki diğer canlılar üzerinde tahribat yaratıyor; erkek diğer cinsler üzerinde tahribat yaratıyor; heteroseksüel diğer cinsel yönelimleri olanlar üzerinde tahribat yaratıyor; Sünni Türkiye için diğer ülkeler için kendine, baskın din diyelim buna, baskın din diğerleri üzerinde tahribat yaratıyor. Muktedir de yaşlı, çocuk, engelliler üzerinde tahribat yaratıyor. Onu için bir kere bu eşitlikte bunları böyle masanın üzerine bir yayıp yan yana koymak lazım diye düşünüyorum.

Sonradan giydirilen mantoların eşitlik kavramını hiçbir şekilde zedelememesi gerekiyor

Her insan doğduğu andan itibaren ben biraz ekolojiye inanan bir insanım, ekolojik bakış açısıyla bakmaya çalışıyorum. Doğduğu anda çeşitli, milyarlarca insan farklı fizyolojik özellikleriyle doğuyor; rengi, saçı, başı, cinsiyeti şusu busu bebek. Daha sonra, asıl eşitlik burada başlıyor, nerde eşitleniyor, nefes aldığı, ağladığı, acıktığı zaman eşitleniyor. İşte varsa üzerinde bir engelini görebiliyorsanız. Ama daha sonra atfedilen Amerikalı, Fransız, Türk, Kürt, Alevi, Müslüman, Hıristiyan, Ateist, Ayşe, Fatma, Binnaz… Bunlar sonradan atfedilen şeyler. Bir insan Amerikalı olarak doğmuyor, bir insan aslında Alevi olarak doğmuyor, bir insan aslında Kürt olarak doğmuyor. Siz şimdi bir bebeğe baktığınızda, bir çöpe atılmış bebeğe baktığında anlayabilir misiniz nerede doğduğunu? Ne görürsünüz orda, saf insan. İşte ben eşitlik kavramına bu ilk haliyle, tür olarak bakılmasını istiyorum. Sonradan giydirilen bu mantoların bu eşitlik kavramını hiçbir şekilde zedelememesi gerekiyor. Şimdi felsefeyi geçelim.

Bütün hayvanlar eşittir ama domuzlar daha eşittir!

Tabi toplum tarafından LGBT, yalnızca LGBT olarak bir kimliğe indirgenmeye çalışan insan topluluğu da aslında işte o ilk nefeste bilfiil eşitlenen ve fizyolojik olarak birbirinden farklı milyarlarca canlı içinde birbirine benzer tarafları bulunan bir canlı grubudur. Bu nedenle hiç kimsenin, hiçbir canlının nefesi, nefes almakla başlayan eşit olma hakkı idari, kamusal, ahlaki, dini gerekçelerle diğerinin elinden alınamaz; diğeri tarafından elinden alınamaz. Yasalar bunu muhafaza etmelidir. Eşitlik kısmını burada keseceğim. Sadece çok sevdiğim bir kitaptan bir söz hatırlarım ben bu eşitlik konusu geldiğinde, der ki; bu kitabı hatırlayacaksınız sözü söylediğimde, “Bütün hayvanlar eşittir ama domuzlar daha eşittir” der. Şimdi insan haklarını birlikte geliştirirken ve bir noktaya geldikten sonra bazılarının eşitsizleşmesi gerçekten de çiftlikte ciddi bir sıkıntı yaratıyor; şimdi çiftlikte sıkıntı var.

Milletvekiliyseniz, hangi partiden olursanız olun tüm vatandaşlara karşı sorumlusunuz!

Milletvekili olarak çoğulculuk algımdan söz etmek istiyorum biraz da. Dört partimiz mecliste; kişisel olarak çeşitli ideolojilere, yaşam tarzlarına, farklı tavra-tarza karşı olabilirsiniz, karşı durabilirsiniz. Partinizin de çeşitli yaklaşımlara, ideolojilere bir kurumsal duruşu olabilir. Ama gittiğim her yerde şunu söylüyorum. Milletvekiliyseniz, hangi partiden olursanız olun bir Türkiye Cumhuriyeti milletvekiliyseniz 1780.000 km2’lik 75 milyon vatandaştan sorumlusunuz. Bir tanesinin bile derdine sırtınızı dönüp gidemezsiniz. Milletvekilinin böyle bir şey yapabilme lüksü yoktur. Onun için adı milletvekilidir. Şimdi biz anayasadaki bu millet kavramı üzerinde kıyametler koparırken ne yazık ki milletvekili tanımındaki milleti unutuyoruz. Milletvekili tanımındaki aslında o milletin ne olduğunu tam olarak anlayabilirsek belki anayasaya yazılacak olan millet kavramı, anayasada anlaşılması gereken millet kavramı da o olur diye düşünüyorum. Aslında demek istediğim şu: Kişi ilk olarak kendisini hangi kimlikle tanımlarsa tanımlasın ki normal olarak baktığınızda LGBT diye tanımlanan kişinin aslında bir sürü diğer özellikleri var; LGBT alevi de olabilir, Türk de olabilir başka yerde de. Onu bir kimlikle tanınıyorsa ve bu öne çıkıyorsa sırf bu öne çıktı diye beridekinin bu sorunu görmezden gelme, görmeme, reddetme hakkı asla ve asla olamaz; oluyorsa o milletvekili değildir. Bence değildir. Burada da bir özlü sözle tanımlamak istiyorum, bunu da çok seviyorum. Bu hafta da sanıyorum anma haftası Mevlana’nın. Der ki; “İki parmağının ucunu gözüne koy, bir şey görebiliyor musun dünyada? Sen göremiyorsun diye bu alem yok değildir. Görmemek ayıbı, göstermemek kusuru, uğursuz nefsin parmağına ait işte”. Şimdi hep diyorlar ya, “Yaşasaydı öyle derdi, böyle derdi…” Mevlana yaşasaydı şu masada otururdu bundan eminim.

Kürtler, Ermeniler, Rumlar gibi eşcinseller de nefret suçunun hedef kitlesidir

Şimdi insan hakları kısmına geldiğimde biraz daha somut konuşacağım çünkü bir süredir partide insan hakları birimiyle çalışıyorum ve tabi insan hakları dediğimizde LGBT hakları da önümüze gelen konulardan biri. Burada üç tane somut şey anlatacağım size. Bir tanesi bu LGBT’ler ile ilgili genel, hani toplumdaki algıyı gösteren bir araştırma ve buradan yola çıkarak başka bir yaptığımız çalışmayı anlatacağım. 2011 yılında “Kimi komşu istemezsiniz?” diye bir araştırma yaptılar. Şimdi; eşcinseller birinci sırada, %84. İkinci sırada AIDS’liler, üçte nikâhsız yaşayan çiftler, işte evli olamayanlar, şeriat yanlıları, Hıristiyanlar diye aşağıya doğru gidiyor. Son sırada da sevmediği partiye oy verenler. Kızları şortla dolaşanlar var, %26. Oruç tutmayanları istemiyor, %20. Göçmenleri, yabancı işçileri istemiyor %39, başka birilerini istemiyor falan. Şimdi eşcinseller %84. Geçen sene bir nefret suçları yasası için bir kampanya çalışmasında bulunduk. Bayağı da yoğun çalıştık. Şimdi orda her gittiğimiz orda nefret suçunun hedef kitlesi kim. İlk akla ideolojik şeyler geliyor, yani nefret suçunun hedef kitlesi işte Kürtler, işte Ermeniler, işte Rumlar, farklı işte şudur budur. Nefret suçunun hedef kitlesi eşcinseller. İdeolojik olmadığı için görmek istemiyoruz sadece, aklımıza ilk gelmiyor. Oysa diğerleri, ben nefret suçunun nefret söyleminin ilk anda adli bir iş olduğunu düşünüyorum. İşin siyasi boyutu belki de bu devletin nefret suçlarını ya da nefret söylemini kullanarak bazı grupları tasfiye etmesi ve ortadan kaldırmasıyla ilgili olduğunu düşünüyorum. O yüzden nefret suçu ve nefret söylemi derken bunu ideolojik olmayan ama hedef kitle olan grupları asla unutmamamız gerektiğini düşünüyorum. Bir kere bunu öğrendim bu konuyla ilgili çalışmada.

İlk önce bu “bilinen bayan” ne; iki, “travesti” olmak suç mu?

İkinci sırada: Bir gün önüme bir bonus puan cetveli geldi. Ön büro hizmetler cetveli diye geçiyor. Polisin, bu herhalde gerçek değil dedik. Böyle bir tablo yapmışlar. Polis çeşitli suç işleyenleri toplarken puan alıyor. Yani molotof atanı yakalarsan 2000 puan, işte onu yakalarsan o kadar puan, bunu yakalarsan bu kadar puan. Altta da işte, bilinen bayan yazmış, 10 puan-20 puan; travesti 10 puan-20 puan. Şimdi İçişleri Bakanlığı’na sorduk: “İlk önce bu bilinen bayan ne?” bir, iki “travesti olmak suç mu?” diye sorduk. Yani travestiyi niye topluyorsunuz yani sonuç olarak hani travesti diye yazdığına göre yanına, bir de 10 puan. Demek ki dedik ki alışverişini eden bir travestiyi al götür, ver 10 puanı gibi bir şey. Cevabını merak ederseniz size okuyayım, diyor ki: “Travesti, transseksüel diye tabir edilen şahıslara herhangi bir adli olayla karşılaşmadıkları sürece cezai işlem uygulanmayıp cinsel tercihlerinden dolayı bir sorgulama söz konusu değildir. Ancak otoyollar, ana arterler ve trafiğin yoğun olarak yaşandığı yerlerde trafik güvenliğini tehlikeye düşürme durumlarında travesti olup olmamalarına, cinsel tercihlerine bakılmaksızın ilgili şahıslar hakkında gerekli kanuni işlem yapılmaktadır”. Buna göre bilelim ne kadarlık puan ne gibi suçlara uygulanıyor. Şimdi üçüncü olarak, bizim bir cezaevi komisyonumuz var ve burada çalışan arkadaşlarımızdan bir tanesi cezaevlerinde trans bireylerle görüştü. Orada durum çok trajik. Bununla ilgili bir rapor hazırladı. Yani onlar hapsin içinde daha hapis yaşıyorlar, çünkü erkek koğuşuna koyamıyor, kadın koğuşuna koyamıyor, özel bir koğuş yok. Zindan gibi bir yerlere atılıyor. Sosyal etkinliklerden mahrum tutuluyor çünkü mesela voleybol oynuyor erkekler, onların arasında voleybol takımına vermiyor… gibi gibi. Yani bu hiçbir şekilde şimdiye kadar düşünülmemiş, bununla ilgili de zaten biz bir çalışma yapacağız.

Gerçekçi ol imkânsızı iste, hiçbir şey imkânsız değil!

Hemen son olarak LGBT haklarını savunmanın olanaklarıyla ilgili kısaca birkaç şey söyleyeyim. Biz bunu milletvekili sürecine ilk girdiğimiz günden beri yapmaya çalışıyoruz. Ne yaptık? Aday olduğum dönemde zaten böyle bir talep gelmişti ve bir grup arkadaşımız, diğer partilerden, uğraşıyoruz. İlk anayasa uzlaşma komisyonuna LGBT örgütleri davet ettik. Bu anayasa uzlaşma komisyonunda LGBT örgütlerin nasıl bir anayasa istediklerini anlattı. Nefret suçlarıyla ilgili yaptığımız çalışmalardan söz ettim. Biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak Tüzük değişmeleri sırasında bunu istedik. Cinsel yönelimin tüzüğe girmesini istedik. Ne yazık ki alınmadı ama bir sonraki aşamada alınacağı sözü verildi. Ama bu Cumhuriyet Halk Partisi’nin örgütlerinde böyle bir yaklaşım olduğu anlamına gelmiyor. Veya olmadığı anlamına gelmiyor, çünkü bir, bizim Bursa’da bir il delegemiz trans bireydir; iki, Beyoğlu ilçemiz ve özellikle il yönetimimizde İstanbul’daki örgüt düzenli olarak görüşürler. Bizim de zaten örgütlerimizde, hani, bir siyasete nasıl gireriz üzerine hep sorular yöneltirler; eğitimlerine de ben dahil olmak üzere Ercan Karakaş, gitti. Bir de kültür platformumuzun nefret suçlarıyla ilgili bölümünde cinsel yönelim geçer, dokümanında. Bu tip şeyler yapıyoruz. Sanmayın ki kolay, bizim açımızdan da. Çünkü biz bir grubun içinde, 135 kişinin içinde 135 kişi de birbirine çok benzemiyor. Son Che Guevara’nın bir sözüyle bitirmek istiyorum. Der ki, “Gerçekçi ol imkânsızı iste, hiçbir şey imkânsız değil”.

Olağan bir travesti gecesi

Ankara’ya vasıl olduğumuzda bu olağan travesti gecesi, dünyanın bütün geceleri gibi kendi sabahına mağlup düşmekteydi.

Sıradan bir travesti günüydü. Kötü bir çarktı sanırsam. Çarkın ilk saatlerinde biraz para yapabildim. Derken, plakası bende yazılı, beş kişilik bir araç geldi. Dördüyle konuşurken, beşincisi, ikinci el mağazalarından 100 liraya aldığım -ki, satsam 20 lira veren çıkmaz- telefonumu gasp etti.

Biraz tartaklaştık. Arkadaşımın telefonundan “155 Polis İmdat” hattını aradım. Ahiret soruları sordular. Karakol, adliye, savcı falan… 20 lira etmeyecek bir telefon için gece beraber çalıştığım hırsız kardeşlerimin 5 yıl içerde yatmasına gönlüm razı gelmedi sanırsam. Hem biri çok çok yakışıklıydı. “Bir gün fırsat olursa eve götürebilirim” diye de aklımdan geçirdim.

Gecenin son demlerinde, kirli sakallı, ortalama sevişilebilir bir manti abla, “70 liram var eve gitmek istiyorum” diye yalvardı. “İyi. Bira falan alır, geçeriz” dedim. Çerez gibi geldi aslında. İyi sayılır. Aldım paramı. Bira içtik, öpüştüm falan… Aniden oral yapmak istedi. “Olmaz” dedim. Neyse, bir hamlede derdest edip üzerimden attım. Cüzdanında 100 lira daha görmüştüm. Çocuk bana şarkılar filan da söylüyor. Ben de insanım. Sarhoşum da… Ne yapalım? Arabasıyla gezmeyi teklif ettim. Aslında biraz da ben yazıyorum. Gece nereden alış veriş yapabilirdik, bilmem.

Masum içki denen bu bira, bira torbacılarının eline düşmüş yeni bir sektörün girdisi olmuş. Kıçıkırık birayı 5 liraya marketten almak mümkünken, şimdi, gecenin bu saatinde bira karaborsasından başka bir seçenek kalmadığından, el mahkum, 10 liradan 4 bira aldıracağız. Gezeriz falan olduk. Sanırsam ben de biraz hoşlandım.

En son Ankara’ya bir saat mesafedeki, Çermik’te bulduk kendimizi. Travesti olduğum için jakuzili bir oda tutmak zorunda kaldı. Çermik’te, 30 lira karşılığında bir saat kalınabiliyor. Odadaki havuzun içine girdik. Offf! Helal olsun. Çocukla bir saat seviştik. Zorlu çocukmuş. “Bu saate asla kalkmaz” dediğim organımı erekte etmeyi başardı. Bana yapacak bir şey bırakmadı. Bu kadar gayret, bu kadar oral… Neyse… İstemesem de penetre ediverdim. Hamamın sıcaklığı bir yandan, boşalmanın verdiği yorgunluk öte yandan; uyuklayıvermeyeyim mi?

Vay başıma gelenler! Sen, bir kısmı kendisinin verdiği banknotlardan oluşan çantamdaki desteyi de al, beni Ankara’ya bir saatlik yerde bırak, kaç. İyi mi? Aaaaa! Vay başıma gelenler!

Çok geçmeden hamamcılar kapıyı vurmaya başladı:

“Abla çıkmıyor musun?”

Aklım başıma geldi ama iş işten geçmiş. İstifimi bozmadan, onurlu ve asil duruş sergiledim. Bu tarafa, “Tamam, çıkıyoruz! Üfff, parası neyse veririz!” diye cevap yetiştiriyorum ama kendi kendime de “Şimdi boku yedik” diyorum.

Hemen çantayı açtım, baktım, çantamın yırtık yerine gizlediğim ’kaza bela parası’nı bulmamış. “Abla enişte kaçtı” dedi hamamcılar. Ayy! Ne diyeceğimi bilemedim. “Yok be! Ne kaçması? Ben yol verdim ona.” diyerek kırılan onurumu kurtarmaya hamle ettim.

Şimdi durum şöyle: Ankara’nın en belalı pisliklerinin ve Kürt ülkücülerinin harman olduğu şirin ve güzide bir ilçesindeyiz. Gece zifir. Dışarı çıksam; anlarsınız… Herhalde herkes, ayrı ayrı bana Ankara’nın yolunu tarif etmek için sıraya girer. Üstümdekiler de iş kıyafeti bu arada!… Kürdün, kurt kökenlisiyle nasıl başedilir? Kızz, kıpkızz başıma kızardım tabiyatiyle…

Ülkücü Kürt kardeşlerim son derece endişelendiriyordu beni. Hamamdan da yeni çıkmışım… Makyajla pek güzel görünmem gerçi ama ülkücü Kürt kardeşlerim, valla bana Banu Alkan’a bakar gibi bakmıyorsa ne olayım. Havuz da var hazır. “Bu havuzun yanında neler neler olabilir” diye içimden bir fetiş geçirmedimse insan değilim . Ama “Kürtlerin ülkücü cinsinin kafası gibi, politik kimliği de karışık olur” diye iyimser ihtimallere dayalı fikirler yürütüyorum.

Ay taksi kaça giderdi ki aslında? Bu ilçede bu saate taksi var mı ki? Neyse, Allahtan, benimle ilgilenen çocuğu ziyadesiyle yardımsever çıktı. Çocuk da çocuk valla; bıyıklar yanlardan sarkmış, bıçkın mı bıçkın. İçimden küfrediyorum. “Bu kadar Türk ülkücüsüsün madem, bu Türkçe ne böyle!” Esefle kınamalarımı benden başka kimse duymadı tabi. “TÖMER’i tavsiye etsem mi?” diye aklımdan geçirdim bir ara. Düşündüm; deli miyim ben ay! Sana ne elin Türkçe’sinden Sanki Türk Dil Kurumu’nun gönüllü müfettişiyim.

Neyse, söylediklerinden anlayabildiğim kadarıyla çocuk, bu saate ilçelerinde hiç bir vesaitin eksikliğinin çekilmeyeceğini endişe buyurmamam gerektiğini söylemekteydi. Allah’a da şükretmeyi de ihmal etmeden:

“Devletimiz, karakolumuz, jandarmamız görevinin başındadır. İstersen çocuğu ihbar edelim” filan diyor.

“Lüzumu yok” dedim.

Lokanta sordum. Yokmuş, ama olsun. Caanım devletimin içindeyim. TC.’deyim. Ne olmuş azıcık Türkçesi bozuksa? Kürtlerden ülkücü olamaz mı? Hele şu şartlar altındayken, eşyanın tabiatını tartışacak değilim. “Ülkücü Kürt kardeşlerim de pek felsefe tartışmayı sevmez zaten” deyip içimdeki sesleri susturdum.

“Taksi kaç lira yazar?” diye sordum.

150 civarında tutarmış. Ay, derin bir nefes aldım. Çok iyi. Hemen asil öz hakiki Türkçe’mle iyi bir araba olmasını rica ettim; eski bir araçla gitmeye razı olacaklardan değildim. Memleketimin güzide ilçesinde mecburen bir taksicinin uyandırılması ve yatağından kaldırılması gerekti. Neyse, benim gibi asil bir kadın için fazla bir zahmet sayılmaz.

Uyandırdılar taksiciyi. İçlerinden geçeni biliyorum. “Eşşek düştü gecenin olmaz bir vakti” demiyorlarsa, ben üç kere eşek olayım. Havamda hiç geri vites yok. Gecenin o vaktinde, o varoş ücralarında, kusursuz Türkçe’m ve kırılmış onurumla beklerken, “Bi’şey içer misiniz?” sorusuna muhatap kaldım. “İçmem” dememek için bir bardak kapiçino rica ettim. Olmadığını söylediklerinde, son derece büyük hayal kırıklığı yaşadım. Öyle büyüktü ki, gören, kapiçinosuz yaşayamam sanır.

Canım Çermik’in her yeri maşallah, Türk bayrakları ve Atatürk resimleriyle dolu. Türkçeleri bu imajı biraz bozuyordu ama ne yapcan? Alkolün kafası, hamamda kalmıştı. Kuyruğu dik tutmakta zorlanıyordum. Allah’tan ilçenin vatana yaptığı hizmetleri dinleme fırsatını yarı yarıya kaçırarak müsaade isteyip kalktık.

Sıra pençeleşmeye geldi. Burada öyle idareten tokalaşamazsın. Parmakların güçlü, sert, Türk gibi olmalı. Şöyle, av yakalamış leopar gibi kavramalı. Neyse ki, taksici o nispeten mülayim çıktı. O kadar ülkücü falan da değil. Ama sıkı çakaldı. İyi. Adam arabeskin en damarını biliyormuş. O bile güzel canım vatanımda. Hafif benim bacaklarımı kesiyor, arada penisiyle oynaşıyor. Canım benim.

Çok çok eskiden, bir travesti mi varmış, neymiş, onu sordu. Travestileri tanımadığım gibi aynı zamanda da kendilerinden hiç hazzetmediğimi söyleyerek konuyu kapatttım.

Anlaştığımız rakamı ödedim. Uyanması için müzik dinlemeliymiş. “Arabeks” istemediğimi söyledim. Halay havası açtı. “Müslüm yok mu?” dedim, belki ortak bir dil olur umuyorum. Bu sırada siki erekte olmuştu. Bana bakıyordu.

Aslında verdiğim 150’yi kurtarmak için bir fırsattı. Ama gece fazla yıpratıcı olmuştu.

“Sen benim abimsin. Hem biz Türk’üz. Müşteriye öyle davranılmaz. Bu senin ekmek kapın” gibi sözleri gayet kurallı bir şekilde cümle içinde kullanarak, bol nasihatli bir nutuk derledim.

Derhal vaziyeti kurtarmaya girişti. “Yanlış anladın ablacım”lar yaptı. Kızarıklıktan mustaripmiş, sabahları bacak arasını kaşımadan rahat edemezmiş. Hem ben onun ablasıymışım.

Ankara’ya vasıl olduğumuzda bu olağan travesti gecesi, dünyanın bütün geceleri gibi kendi sabahına mağlup düşmekteydi.

“Dönersen Islık Çal”

Ahmet Rüstem Ekici’nin 6 Mart’a kadar İstiklal Caddesi Mısır Apartmanı Nesrin Esirtgen Collection Open Call Open Door sergisinde “Dönersen Islık Çal” ismini verdiği çalışmasıyla ilgili Tuncer Gül yazdı
Sanat büyük bir dönüşüm geçiriyor. Artık sıradan gelen günlük hayatımızdaki her şey bir anda bir galeride, müzenin geniş mekânlarında bir sanat objesi olarak karşımıza çıktığını görebiliyoruz.

Sanatçı topluma bir şey anlatmak ister. Duygu ve düşüncelerini yansıtmak kavrayışını ve algılayışını farklılıkları izm’lerinden bağımsız olarak sunmak ister. Alanlarını kendi yaratır sınırlarını kendi belirler bazen kendini bir galerinin ana salonundan, kimi zaman meydanlarda ya da kimi zaman müzenin duvarlarında sunar.

21.yy Çağdaş Sanat’ın kavramları değiştirdiğini görüyoruz. 20.yy’ın akademik kuralları ifade, hacim, derinlik ve estetik algısı yerini artık her şey’in sanatın malzemesi olabildiği ve ana duyguyu estetik güzellikten farklı olarak “Şaşırma” duygusu yerini almış durumunda. Aslında bir işe şaşırdığımız kadar onunla iletişim kuruyor ve eserle bağ kurabiliyoruz.

Geleneksel ve çevreden bağımsız bir sanat çerçevesi çizen “Enstalasyon” çok basit bir ifadeyle nesnelerin veya nesnelerin mekan içerisine konması yerlerinin belirlenmesidir. Burada en önemli sorun ise nesnelerin mekâna ne şekilde ve ne sebeple yerleştirdikleri bu düzenlemenin yerleştirmenin mekanın durumundaki anlatımındaki önemi, diğer bir ifadeyle mekan ve yerleştirilen nesne arasındaki ilişkinin kavramsal boyutudur.

OpenCall//OpenDoor sergisi kapsamında Küratör Berçim Damgacı’nın hazırladğı 15 sanatçının 15 işinin sergilendiği sergiden Dönersen Islık Çal işiyle Ahmet Rüstem Ekici’ye ait olan toplardan oluşturulan Enstalasyonunda sanatçı seçtiği mekan belirlerken belli bir karaktere sahip olması gerektiğine inandığını görüyoruz. Mekân içinde bulunmak, vakit geçirmek, zaman ve mekân ilişkisiyle ilintili hikayeler kurarak içinde dolaşılabilen eserle temas kurulabilen benzersiz bir deneyim sunmaktadır. Sanatçı işiyle ilgili belirttiği metininde şöyle ifade eder.

“Top nesnesi, medeniyetler boyunca insanları birleştiren spor dallarının, oyunların, insanları bir arada tutan gücü ile eğlencenin aracı ve çoğu zamanda rekabetin nedeni olmuştur. Aynı zamanda top çocukların dışarı çıkma araçlarından biridir. İçeride yer alan baskılı dünyadan kurtuluş, sokağa kavuşmada kullanılan en küçük ulaşım aracıdır. Sokaklara dökülmedir.

Top asiliktir, baş kaldırıştır, bazen gitmemesi gereken yerlere giden top, çocuğun tanık olduğu ilk bıçaklı vahşetin kurbanı olabilir. Masumiyetinin yanında ayrımcılıklara da sebebiyet veren özelliği, kümeleştirme, kutuplaştırma gibi ötekileştiren bir tutumda sergileyen top, etkisinden uzun süre kurtulamadığım 1993 yılına ait, senaryosu Cemal Şan tarafından yazılmış, Orhan Oğuz tarafından yönetilmiş ve yapımcılığını Memduh Ün’ün üstlendiği “Dönersen Islık Çal” filminin final sahnesinin unutulmaz bir parçasıdır.

İstanbul’da yaşamadığım dönemlerde onlarca bina arasından aklımda final sahnesi ile hafızama kazınan bu film, İstiklal Caddesinde her yürüdüğümde, filmdeki cücenin yaşanmamış çocukluğu, gizlice sakladığı onlarca topun, ölümünün hemen ardından filmin diğer öteki karakteri olan travesti tarafından bulunması ve bu topların İstiklal Caddesine fırlatılmasını aklıma getirir. Nesin Esirtgen Galerisi ziyareti sırasında, İstiklal Caddesine açılan bu kapı ve pencereden görünen filmin çekildiği teras her daim bu film ile bağlantımı korumama neden olmuştur. Topların çıktığı bu geçit film ile aramdaki bağın gizli kapısıdır.

Topları sadece ana ve ara renk olarak ayırmamaya gösterdiğim özen, evrende her türlü zıtlığın ara formlarının da yer almasına bir gönderme ve bütünlük hassasiyetidir. LGBT temalı bir film olmasına ek olarak yayılma durumu, ana cinsiyet baskıncılığına bir son, ara, hatta hiç sayılanların kapılar ardında gizli kalmama, kalıplara sığmama, bireysel ve kitlesel bir özgürlük coşkusudur. Galeride dolaşan top ise ona istediğiniz rengi ve yeri vermeye özgür olduğunuz, saf parça olarak nitelendirilebilir.”

Sanatçının mekâna özgü yaptığı yerleştirmesinde sadece seyirci ile buluşmak değil onu geçmişe götürmek, şaşırtmak, özlemlerine kucak açmak, cinsiyet ayrımcılığına, isyanlarına, hüzünlerine, asiliklerine gönderme yaptığına inanıyoruz.

Gökkuşağının renkleriyle harmanlanmış olan topların içinde galeri içinde serbestçe dolaşan 1 beyaz topu görüyoruz. Sanatçı özünü şöyle açıklar: “Galeride dolaşan top ise ona istediğiniz rengi ve yeri vermeye özgür olduğunuz, saf parça olarak nitelendirilebilir”

İzleyiciyi serginin ayrılmaz bir parçası yaparak eserin içine davet etmekte ve ona bir deneyim yaşatmaktadır. Malzemesini gerçek dünyadan ve gerçek mekânda kendi hayali dünyasını yaratarak yabancılaştığımız dijital çağda unuttuğumuz çocuksu değerleri bize top nesnesi ile tekrar hatırlatmaktadır.

Günümüzde enstalasyon çalışmalarının mekana özgü yerleştirmelerden bağımsız olarak taşınabildiğini görüyoruz oysa bu çalışmada kavramına da uygun olarak sadece mekana özel bir yerleştirme özelliği ile sergi süresince izleyiciyle buluşarak bir iletişim kurulabilecek olmasıdır.

Nesrin Esirtgen Collection’da sergilenmekte olan enstalasyonun en hüzünlü yanı sadece 6 Mart’a kadar bizimle oluyor olması. Sonraki zamanlarda galeri yöneticileri tarihsel mekâna aynı zamanda özellik katan bu işi sürekli olarak izleyiciyle buluşturmak ister mi bunu bilmiyorum yalnız İstanbul’da olup şanslı olanlar vakit kaybetmeden bu enstalasyonla bir an önce buluşmasını tavsiye ediyorum.

« Older Entries