Travesti geçmişe dönük özeleştirel bir bakış

Travesti geçmişe dönük özeleştirel bir bakış

Arınç’ın konuşmasındaki maksadı belki de vekillerin verdiği tepkilerden okuyabiliriz. Vekiller konuşmaya utangaç gülüşmeler ve kahkahalarla yanıt verdi. Show tamamlanmıştı. Komedi unsuru travesti ler incelikli bir söz sanatıyla Meclis’in gündemindeydi işte…
Aralık ayı Meclis açısından her zaman kritik bir ay olmuştur. Bir senenin bakiyesinin masaya yatırılmasından değil, yeni senenin bütçesinin belirlenmesinden ötürü çok sert tartışmalar her daim yaşanır. Geçmişe dönük özeleştirel bir bakışın, yapılan işlerin değerlendirilmesi kültürünün eksikliğinden olsa gerek; yeni senede kime ne kadar para verileceği uzunca süre tartışılır. Nelerin eksik ya da yanlış yapıldığı ise Meclis kürsüsünde muhalefetin zorlamasıyla çok kısa süre yer bulur. “Milletimizin vekilleri” millet adına ne yaptıklarının hesabını çok vermez de, neler yapacaklarının vaatleriyle yeni bütçeyi belirlemeye uğraşır.
Bütçe görüşmeleri bir travesti  yandan da, yeni dönemde Meclis’in siyasal tutumuna ilişkin ayna vazifesi istanbul travestileri görür. Savunmaya ne kadar para gidecek? Eğitim bütçesi ne olacak? Sağlık bütçesi ne durumda? Ama vekiller için illa ki en önemli soru: Milletvekili maaşlarına ne kadar zam gelecek?
Tariz ustası Arınç’tan “olgunluk” gösterisi
Bütün bu “mühim” tartışmalar hararetlenmişken Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, ortamı yumuşatmak için bir komedyen edasıyla espri üstüne espri yaptı geçenlerde. Farklı siyasal tutumlardan ana akım medya da bu konuşmayı alkışlarla yansıttı. Nihayetinde Meclis’in gergin ortamında alışık olmadığımız bir “olgunluk” örneğiydi bu konuşma.
Peki “alışık olmadığımız” neydi? Arınç’ın konuşmasında alışık olmadığımız bana kalırsa söz sanatlarından birinin incelikli kullanımıydı. Sözü eğip bükmede, hakikati buğulu aynaların süzgecinden geçirerek görünmez kılmada usta bir siyasetçi olan Bülent Arınç, tariz sanatının en ince örneklerinden biriyle karşımızdaydı! (Tariz nedir diye sorarsanız az önceki cümlem de bu sanata örnek teşkil edebilir. Ama en yaygın tanımına göre tariz, kapalı bir biçimde, dolaylı olarak söz söyleme, taşlama, sözün ya da kavramın gerçek ve mecazlı anlamı dışında büsbütün tersini kastetmek)
Dolaylı anlatımlar yerine doğrudan yalana başvurulmasına alışık olduğumuz Meclis kürsüsünden bir hoş tını olarak, söz sanatlarına başvurulan bir konuşma duymak kulaklarımızdaki pası pek de silmedi. Zira Arınç’ın konuşmasında orijinal olan pek bir taraf da yoktu. En azından translarla ilgili sözleri, duya duya kulaklarımızda bağışıklık yaratacak kadar çokça yinelenen bir teraneden öte bir mana taşımıyor.
Ne demişti Arınç?
LGBTİ haklarını savunan, Meclis kürsüsünde travesti aktivistlerle birlikte basın açıklaması düzenleyen Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Milletvekili Mahmut Tanal’ı çok beğendiğini ve “cesur” bulduğunu ifade etti Arınç. Öyle ki, Tanal her kişinin değil er kişinin “kârı” bir işe imza atmıştı. (Kâr ifadesinin burada ne anlam taşıdığı hususuna çok vakıf değiliz. En iyimser tahminin harcı demek yerine kârı dediği yönünde) Meclise transları çıkarmak sonuçta büyük bir cesaretti. Tanal da çok cesurdu, çok “er” bir kişiydi!
Arınç’ın konuşmasındaki maksadı belki de vekillerin verdiği tepkilerden okuyabiliriz. Vekiller konuşmaya utangaç gülüşmeler ve kahkahalarla yanıt verdi. Show tamamlanmıştı. Komedi unsuru translar incelikli bir söz sanatıyla Meclis’in gündemindeydi işte…
Başka birçok konuda da yorumlarını esirgemeyen olgun ve şakacı Başbakan Yardımcısı’nın bütün ifadelerine ehemmiyet atfetmek beyhude bir çaba. Ama translarla ilgili sözlerinin özel bir ilgiyi hak ettiği de su götürmez bir gerçek. AKP’li vekil ve bakanların Meclis kürsüsünden “hasta” ilan ettiği LGBTİ’lere ilişkin belli ki Arınç’ın çok daha başka bir yaklaşımı var. Kendisi, translar özelinde LGBTİ’ler üzerinden muhalefeti taşlamanın dayanılmaz şehvetine kapılmayı tercih ediyor. (Şehvete ilişkin Arınç’ın konuşmasından bir kuple daha: “Şurada bağırıp çağırıyoruz, dışarı çıktığımız zaman ’saygılar efendim’ diyoruz. Bunu bu kürsüde de yapalım yani kabahat şu koltukların renginde midir, yoksa bu kürsünün şehveti midir, nesidir bilmiyorum. Ama kendimizden geçiyoruz kardeşim, tanıyamaz hale geliyoruz.”)
Yasalar gereği Meclis kürsüsünde yurttaşların haklarını savunmak, onlara vekaleten yasama faaliyetinde bulunmakla mükellef milletvekillerinin LGBTİ yurttaşların haklarını savunmamasıdır asil garip olan. Ancak hukuk ve demokrasi denen kavramları iktidar yarışında meze olarak gördüğümüzden olsa gerek, Meclis’te LGBTİ haklarına ilişkin herhangi bir çaba garip, tuhaf ve sıra dışı kaçıyor. CHP ve HDP’li bazı vekillerin LGBTİ haklarına ilişkin çalışmaları, iktidar partisi tarafından karalama amacı olarak kullanılabiliyor. Tanal’ın, temel insan hakları çerçevesindeki soru önergeleri, kanun teklifleri ve basın açıklamaları cesur bulunmak suretiyle marjinalleştiriliyor. Öyle ki Tanal’a “er” kişi payesi alaycı bir vurgulamayla veriliyor. Tariz sanatının incelikli bir örneği ile hakikatin üstü örtülüyor.
Arınç’a birtakım “cesur” sorular…
Eşitlikçi, özgürlükçü toplum düşlerimizi bir tarafta tutarak; halihazırda var olan sistemde bile yapılması elzem bazı uygulamaları biz tekrar hatırlatalım. Hakikate olmasa da bazı küçük noktalara ışık tutmuş oluruz belki…
İlk olarak sormamız gereken soru, Mahmut Tanal’ın neden LGBTİ haklarını savunduğu sorusu değil. Veya ilgilenmemiz gereken mesele Tanal’ın cesareti ya da ne kadar “er” kişi olduğu değil. Doğru soru, neden diğer milletvekillerinin bu ülkenin yurttaşları olan LGB travesti magazin İ’lerin uğradığı ayrımcılığa karşı bir şeyler yapmadığı sorusudur. Soruyu buradan kurduğumuzda, neden Arınç’ın kendi ifadesiyle “er kişi” olarak bu meseleye dair çalışmadığının cevabını almak gerekir. Neden iktidar partisi Anayasa’nın ayrımcılığı düzenleyen maddesine cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğinin eklenmesini engelledi? LGBTİ’ler neden nefret suçu ve söylemine karşı yasal olarak korunmuyor? Hadi yasaları geçelim neden Ayrımcılık Mevzuatı ve Eşitlik Kurulu Yasa tasarısına “cinsel yönelim” ve “cinsiyet kimliği” ifadeleri eklenmiyor? Bütün bunların yapılmaması ayrımcılığa ortak olmak demek değil midir? Bir kısım yurttaşlarının ayrımcılığa uğraması travesti siteleri gerçeğini görmeyen, yüz çeviren, bu ayrımcılığa karşı mücadele eden siyasî partileri de taşlamayı tercih eden bir iktidar partisi ayrımcılığı yeniden ve yeniden üretmez mi? Peki ayrımcılığı her daim yeniden üreten bir iktidar partisi bu ülkeyi “yönetmeye” hangi meşru temellerle devam edebilir?
İkinci sorumuz ise belki şu “er” kişi meselesine ilişkin olabilir. Kadın cinayetlerinin önlenemez biçimde yükseldiği ülkemizde erliği ve erkekliği kutsamanın ne anlama geldiğinin farkında mıyız? Cesur erkeklerin tarihi ve bugünü şekillendirdiği şu hayatta kadınlara düşen ölmek midir? Cesaretinizin bedelini kadınlar canlarıyla mı ödemelidir? Peki ya, LGB travesti haberleri İ haklarını savunan birisinin “erliğini” alaycı bir şekilde hatırlatmanın maksadı nedir?
Üçüncü sorumuz ise cesaret meselesine biraz daha odaklanabilir. Toplumsal bir hakikati savunmanın kendisini cesaret olarak nitelemek ne anlama gelir? Madem ki Meclis’te LGB travesti İ haklarını savunmak cesaret, o zaman Meclis’i değiştirmeniz gerekmez mi? LGB travesti İ haklarını savunmayan bir Meclis’in işlevi nedir? Toplumun bir kesimini görmezden gelme ve görenleri de marjinalleştirmenin milletvekili ve Hükümet yetkilisi olmak ile bağdaşan tarafları var mıdır? Yoksa neden bu tutumda ısrar edilmektedir?
Sorular çoğaltılabilir. Ve umarım bir gün herhangi bir gazetecinin bu soruları Arınç’a ve Hükümet yetkililerine doğrudan iletebilmesi mümkün olur. Böylece, LGBTİ yurttaşların uğradığı ayrımcılık ve nefret cinayetlerinin üstünü kahkahalarla örttüğümüz günleri aşabiliriz. Translar da bir komedi ve aşağılama malzemesi olmaktan kurtulur da Meclis’in hakikaten Meclis olduğu; vekillerin ise bu toplumun her bileşenine vekalet ettiği günlere ulaşabiliriz. travesti blog

istanbul travestileri, Travesti kategorisine gönderildi | , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Travesti , kabul etmese de bizler onun evlatlarıyız

Travesti , kabul etmese de bizler onun evlatlarıyız

Bülent Ersoy’un mirasını Türk Eğitim  ve Diyanet Vakfı arasında pay edeceğini duyduğumda, “bu ne sorumsuzluk, o mirasta binlerce trans bireyin de hakkı var” şeklinde garip bir tepki verdiğimi fark ettim. Biraz irdeleyince bu tepkimde hukuken olmasa bile mantıken haklı olduğum sonucuna bile vardım. Nitekim sosyal medyadaki yorumlarda da ağırlıklı olarak trans bireylerin sitemleri vardı. Örneğin şu yorum Bülent’in travesti  bireylere yönelik kayıtsızlığının özeti gibiydi: “Havaalanında karşılaştım. Sevinçle yaklaşıp ’hayranınızım’ diyerek sarılmak istedim. ’Git başımdan, git başımdan’ diyerek azarladı beni.”
Türkiyeli translar Bülent Ersoy sitemlerinde yerden göğe kadar haklı aslında. Şöyle ki hayatta olanlarının neredeyse tamamı Bülent Ersoy’dan esinlenerek, dahası cesaretlenerek, istanbul travestileri  cinsel kimlik dönüşümü kararı almıştır. Bülent Ersoy bu ülkedeki travesti bireylerin ilk ve tek özdeşim kaynağı, yegâne idolüdür. Öyle ki “Bir ben, bir Bülent Ersoy” sözüne sebep olmuştur.
Zeki Müren’in travesti ve trans kadınlar açısından bu derece bir etkisi yoktur örneğin. “Paşalık” taltifiyle daha çok “devlet”in sanatçısıdır o. Cenazesinin devlet töreniyle kaldırılmış olması bunun ispatıdır. Bülent ise halktır. Bir nevi zencidir, ötekidir. Zeki gibi paradigmayla bütünleşemediği gibi, o paradigmayı alabildiğine ihlal etmiştir. O yüzdendir ki darbe rejiminin istenmeyenleri arasına girmiş, yasaklanmıştır. Bazı rejim kalemşörlerinin evliliği üzerinden döktükleri nefret söylemleri de boşuna değildir. Nitekim imdadına yetişip onu kısmen legal hale getiren Özal da aslında bazı açılardan Bülent’e benzemektedir ve aynı kalemşörlerin hışmına uğramıştır. O da halktan gelmiş ama “rejime” ve sahiplerine pek yaranamamıştır. Dedik ya Bülent halktır. Aykırı evlilikleri, söylemleri, şaşası ve hatta türbanıyla… Kimi zaman da “oğlum olsa askere yollamam” türü cesur çıkışlarıyla. Kusursuz Klasik Türk Müziği eğitimine rağmen devletin gözünde arabesktir. Kısacası Seda Sayan’ın İbrahim Tatlıses’in halası, devletin değil, halkın Diva’sıdır. Rejimin sınırlar çizerek kabul ettiği bir kadındır ama asla bir “cumhuriyet kadını” değildir. O da bunun farkında olduğu ve günümüze kadar bu durum süregeldiği için rejimle benzer bir sorunu olduğuna inandığı Recep Tayyip Erdoğan’a destek vermektedir.
“Ben sizin Bülent’inizim” diyen Diva, nedense trans kadınlarla arasına aşılmaz duvarlar örmüştür hep. Peki neden? Ben şahsen bunun bireysel bir tercih ya da bir tür şöhret planlaması olduğu konusunda şüpheliyim. Cinsel eğilimini hiçbir zaman dile getirmeme karşılığında Zeki’yi paşalıkla ödüllendiren rejim, Bülent’e de bir yere kadar müsaade etmiştir diye düşünüyorum. Buradan hareketle jet hızıyla bir gecede geçirilen yasanın arkasında bir tür anlaşma olduğu fikrindeyim. Hatırlarsanız benzer bir şey Tarkan için de yaşandı. Gey olduğu iddiaları gündeme düşünce, önce kabul eder gibi oldu, sonra panikledi, nihayetinde geri adım attı. Sanırım karşısına iki seçenek konuldu: “Ya cinsel eğilimini inkâr ederek starlık basamaklarını çıkarsın ya da bitersin”. Askerlik sorunu önüne konulmuş sorunlardan biri olabilir mesela.
Hemen bu noktada Yargıtay’ın eşcinsel derneğe şartlı vize vermesi geliyor aklıma. Derneklere “Eşcinsellik propagandası yaptığın anda seni kapatırım” şartı koşanların, Bülent’e de “seni çizdiğim sınırlar içinde kadın yaparım, ama senin gibi olanları cesaretlendirmeyeceksin, sahiplenmeyeceksin” demediği ne malum? Bir tarafta onu asla kabul etmeyen Cumhuriyet değerleri, diğer tarafta onu bir tür konsensüsle kabul eden siyasal hükümet, yani yine bir konsensüsle iktidar olabilenler.
O yüzdendir ki, Bülent’in mirasını askere değil de kendisine sınırlı da olsa yaşam hakkı tanıyanlara bağışlaması, anlaşılır Bülentvari bir rövanştır.
Ve fakat, ama, lakin, bu rövanş trans bireyler açısından, hakkaniyetsiz ve sorunludur. Daha da önemlisi eksiktir. Şöyle ki, Bülent kendisinden önce de bazı trans kadınlar olsa da şöhret anlamında tek ve rakipsizdir. “Bülent olmasaydı, Türkiye’de yine de bu kadar trans birey olabilir miydi ?” sorusu hiç de yabana atılacak bir soru değildir. O hemcinslerinden uzak durdukça, hemcinsleri ona ulaşmak, onun gibi olabilmek için çaba göstermiştir. Hatta denilebilir ki bu ülkede dönüşüm geçirmiş binlerce trans kadın değil, binlerce Bülent vardır. Onun sesi her duyulduğunda, ekranlara görüntüsü her düştüğünde, bir köy meydanında, herhangi bir ortamda ismi anıldığında, içlerindeki küçük Bülent’le boğuşan bu ülkenin öteki  Bülentleri adeta travmalara maruz kalmıştır. Kâh içlerindeki o Bülent açığa çıkacak diye yerin dibine girip utana sıkıla kaçacak yer aramış, kâh gizli gizli heyecan ve gurur duymuştur. Yastığa her baş koyduklarında, aynanın karşısına her geçtiklerinde ise içlerindeki o Bülent’e ulaşma hayalleri kurmuşlardır. Bu hayallerin çoğunun seks işçiliğine mahkûm edilip ülkenin otobanlarında, köprü altlarında, köhne kulüplerinde ziyan edildiği, hortumlu işkencelerden geçirildiği, öldürüldüğü herkesin malumudur.
Şu içindeki Bülent aşkı büyükşehirde başarısızlığa uğrayınca köyüne dönüp tavuk besleyerek yaşamaya devam eden  travesti  İhsan Hala da o kadınlardan sadece biri. Köy evinin bütün duvarlarını Bülent’in fotoğrafları ve afişleri ile süslemişti  hani. Ülkemizin Diva’sının tüm alakasızlığına rağmen “Tek hayalim var, o da Bülent’le tanışmak” diyordu köyümüzün travesti halası.
Evet, bu ülkenin iki Bülent’i var: Biri bizim Bülent’imiz; öteki dışlanan, horlanan, öldürülen Bülent. Biri uyduruk yalancı tapınak, öbürü günah keçisi, şeytan taşlama yeri. Ve şimdi o tapınak büyük oranda günah keçilerinin sırtından biriktirdiği mirasını gerçek Tanrı’ya bağışlama niyetindeymiş. Kendisini kısmen kabul edip mabedine alan Tanrı’ya. Bülent böyle yaparak ikinci kez bu ülkenin travestiler i  o Tanrı’ya kurban etmek istiyor anlaşılan. Bu açıdan bakıldığında aslında o da “Paşa”nın yolundan gidiyor.
Oysa kabul etsin etmesin, denilebilir ki bu ülkedeki trans kadınların çoğu aslında Bülent’in evlatları. Bir bakıma da maddî manevî mirasçıları. Hukukî açıdan miras davası açma hakları var mı bilinmez ama Bülent’in o pek değer verdiği ilahî adalet açısından hakları olduğu gün gibi ortada. Bu hakkın altını çizdikten sonra asıl bir başka konuda pek sevgili Bülent’imize seslenmek istiyorum.
Sevgili Bülent’imiz, bilmiyorum basından takip edebildin mi, geçtiğimiz günlerde bir grup öteki Bülent, Travesti  Misafirhanesi’nde kalan hasta ve bakıma muhtaç Bülent’leri için yardım amaçlı bir defile düzenledi. Yardım toplanırken mekânın garsonları bile senin hiç görmek istemediğin o Bülentler için para toplayıp destek verdi. İnan hepimizin gözleri doldu. Keşke siz de bir şekilde dâhil olabilseydiniz o anlamlı geceye. Ama hâlâ geç kalmış sayılmazsınız. Duyduk ki, mirasınızı bizimle pek alakasız kurumlar arasında pay edecekmişsiniz. Hayrını görsünler ama gelin hiç değilse çok küçük bir kısmını zor şartlar altında yaşatılmaya çalışılan Travesti Misafirhanesi için harcayın. Mesela daha yaşanılır bir daire alıp hibe edin. Asıl mirasınızı gönüllü sahiplenmiş insanları siz de az da olsa öbür maddî, mirasınızla sevindirin. Küçük ama aynı zamanda dünyaaa güzeli bir tören düzenler İhsan Hala’yı da çağırırız. Böylece hem o bu dünyadaki tek hayaline kavuşmuş, siz de kurban ettiklerinizle helalleşmiş olursunuz. Ne dersin sevgili Bülent’imiz, sence de fevkaladenin fevkinde olmaz mı? Söyle Bülent, olsun muuu? Olsun muuu? Blog travesti

Ankara travestileri, istanbul travestileri, Travesti kategorisine gönderildi | , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Travesti , benim fikirlerime hep biber gazı sıkılır

Travesti , benim fikirlerime hep biber gazı sıkılır

Geçenlerde çarkta bir travesti nin Suriyeli bir mülteciyle tartıştığını gördüm. Yanlarına gittikten sonra sorunun tamamen eğitim hatasından geldiğini anladım. Mülteci bir travesti ile seks yapmak istiyor belli… Ama bizim kız delirmiş! “Anne şunu başımdan al, öldüreceğim şu mülteciyi” filan diye bağırıyordu. Kız uzaklaştı. Adam muhtemelen kıza sorduğu soruyu bana da sordu: “Top musunuz?”
Aslında adamın niyetini anladım. “Evet”, dedim. Adam çok sevindi, topları çok sevdiğini anlatmaya çalıştı. Afrika’daki birçok Müslüman ülkede olduğu gibi, Hocaefendi Suriye’de de Türkçe’yi öğrettiğinden olacak bizleri de “top” diye öğrenmiş. Nerden bilsin elin mültecisi, öyle öğretmişler.
Ay çocuğa bir baktım, büyük ikramiye gibi. Parası azmış ama ince bıyığın altında kalın dudaklar, geniş omuzlar, uzun boy, altında da kalite sayılabilecek bir eşofman giyinmiş. Yeme de yanında yat, anlayacağınız. Ayrancı’da oturabilmeyi başarmış filan. Sanırım vatan hainidir…
travesti Bizim cart curt kızlar onu bana bırakmazdı ya Hocaefendi’nin Türkçesi sayesinde bana kaldı istanbul travestileri çocuk. Valla bizim kızlar “top” denmesine çok kızıyor bunu bilin. Orada burada “top” diye konuşmayın. Ama bana diyebilirsiniz. Çok “top” deme ihtiyacınız varsa bana diyin kızlara demeyin. Aman var ya Allah korusun!
Çocuğun davranışlarına, seksine şahit olurken psikolojisini anladım. Davranışları bir travesti gibi. Aklınıza hemen ibnelik gelmesin ayol çocuk digin değildi. Ayrıca çok iyiydi.
Savaş psikolojisi değişik bir şey. İnsan muhtemelen hayata, insanlara, dünyaya, geride bıraktıklarına, ülkesinde yaşadığı yaşama bakıyor sürekli. Bana çok zengin olduğunu ve normal bir erkek olduğunu söyledi. Tabi beni sikenlerin hepsi normaldir. Ben bir sorun bulmam ama hepsi bana normal olduklarını ısrarla anlatırlar. Bu beni sikmeyle yaşanılan bir his sanırsam. Birisi sizi siktikten sonra “Ben normalim” diye anlatıyor mu bilmem ama beni siken her erkeğin seksin hemen sonunda normal olduğunu söylemesi bir ayindir. Ben de teselli ederim. Normalsin aslanım, derim.
O normal nedir, ben de çok merak ediyorum. O normal erkek kalıbını bir görsem, şablonu alacağım ve bana “Normal miyim” diye soranlara hemen göstereceğim. O şablon erkeği bir görsem ben zeki kadınımdır, hemen öğrenirim.
Neyse kızlar, bizim mülteci çocuğa dönersek; o da benim gibi çok yorgun belliydi. Son işim olsun, dedim ve az Türkçeli bir muhabbet başladı. Bana yersizliğini, yurtsuzluğunu, ünvansızlığını anlatmaya başladı. “Eskiden ben” diye başlayan cümlelerinin benim yaşadıklarımla bire bir uyuştuğunu fark ettim. Ben eskiden de iyi bok değildim ya neyse… Travestiler de böyle şeyleri çok anlatır. Bir mülteciyle aynı sorunları yaşadığıma inanamıyordum. Koskoca evrende bir noktayı kaplayabilmek için aynı korkulu hırıltıyı çıkarıyorduk. Sürekli dinamik, hiçbir şeyden korkmadığını söylüyordu bana. Tıpkı benim gibi… Aslında her şeyden çok korktuğunu ben biliyorum. Böyle olmasa daha iyi olurdu diye yetersiz çözümlemelerimizle de aynı uçsuz bucaksız yolculuğa çıkmışız gibi…
Bana hep Batı’dan bahsediyor. Ben de ona kaçmak istediğim bu lanet Ortadoğu çıkmazından. Kaotik bir şekilde sürekli dipten korkuyor. Parası bitince kirasını nasıl ödeyecekti? İş yok, dil yok, pis bir vatan haini, mülteci… Tıpkı benim gibi. Dünya ona da bir garip savaş psikolojisi yaşatmış.
Bak mültecim, sen de diplerde yaşamayı öğrenmelisin. Diplerde de nefes alınabiliyor. Benim yolculuğum doğduğumda başladı. Senin kısa süre sonra bir vatanın olacak. Yine bir dine mensup olacaksın. Bir ailen olacak. Bu durum sende geçici, diye anlattım. Ölmeyenleriniz yine buluşursunuz, tıpkı bizim gibi anlatırsınız sürekli ölülerinizi, kaybettiklerinizi.
Kayıplarıma hep ben karar verdim mesela. Annemi, babamı, dinimi, ülkemi yitirmedi ben istedim. Ama her yitirdiğim şeyin diyeti bende saklı kaldı. Verdiğim her cenaze beni tekrar tekrar ben yaptı. Bu, dizlerimin bedenimi hissetmesi gibi bende net. İçimdeki savaş hiç bitmeyecek, hep haykıracak.
Dışarıda bir savaş vardı. Ve ben hemen yanı başımdaki mültecinin çıkamayan dilini anlamıştım. Tıpkı bir transın varoluşunda yaşadığı yalnızlık gibiydi. Annesizliğin, babasızlığın aynısıydı.
Mülteciyle aynı haritaya yolculuk yaparsak kurtulurduk. Dilimiz buralarda yaşamaz. İkimizin de kaçmak istediği yerler aynı. Ama benim dizlerimin gerçekliğini de düşününce bu yolculuğu bitiremeyeceğim gerçeği tokat gibi vurdu yüzüme. İkimiz de ucuza yaşayabileceğimiz evler arıyoruz. Bu nasıl kader? Varoluşumun zorunlu mülteciliğe dönüşmesini anlamış değilim.
O dinini değiştirmemiş. Halen Müslüman ama benim de bazen çok tanrıya ihtiyacım oluyor. Tıpkı onun gibi ben de kızımla sorunlarımızı tanrı sayesinde çözdüğümü fark ettim. Şikayet edebileceğin hiçbir yer kalmayınca bunları kime şikayet edeceksin? Beni öldüren, yok etmeye çalışan sokak çetelerini, polisi, devleti hepsini Allah’a havale etmekten başka şansım yok. Tek silahım biber gazım. Mültecide de bıçak var. Gerçi biber gazını sıkınca ben mağdurdan daha çok etkileniyorum ama ben politik bir biber gazı geleneğinden geliyorum ve onu yaşatıyorum. Benim fikirlerime de hep biber gazı sıkılır. O yüzden yanımda hep iki tane gaz gezdiririm. Biri biber gazım diğeri astım gazım. Yaşam gereçlerim küçücük şişelere sıkıştırılmış gazlar.
“Koduğumun ibnesi bir yarak yedi, çıkardığı sonuçlara bak. Ye yarağı, bak tadına sana ne” diyeceksiniz ama ne yapalım ben de böyleyim. Yediğimi içtiğimi anlatmasan ne anlatacağım?
45 yaşındayken birinden tokat yemek çok ağrına gidiyor insanın. Bu hissi ben biliyorum. 45 yaşındayım ve halen herkesten, götü boklu ergeninden tut da polisine, devletine, Müslüman’ına, faşistine, solcusuna herkes bana tokat atar ve tokatını hukuğu önünde legalleştirir. Tokatı yersin ve haksız duruma düşersin. Bu duyguyla yaşamak yordu. Artık zalimliğe dur diyecek kimse kalmadığı için kızım Gülşen’le ben bir Allah yapmak zorundaydık kendimize. Ama işte ne travesti haberleri yapacaksın Allah’la ilgili tek yol ise dinler. Birkaç din var ve o dinlerden birine mensup olabilsen rahatlayacaksın. Ama o dinlerdeki yollara göre de lanetlisin. Yolların tapusu çoktan birilerine ayrılmışken, sana ayrılan tapu sadece cehenneme aitken ne yapacaksın? Ne garip dünya… Yolda durmamın karşılığı bile vergi, Tanrı’nın yolu da bana kapalı.
Hiçbiriniz benim bir Tanrı’ya, anneye, babaya, sevgiliye, kocaya, çocuğa ihtiyacımı bilemezsiniz. Çok yorgunum ben. Bu söylediklerimi tekrar tekrar kurmak zorunda kaldım. Satın alınmadan olan bir anne nasıl bir annedir, bilmiyorum. Bilmiyorum demek, özlemiyorum, istemiyorum demek değil.
Erkek olarak bir rahmetli babamı satın alamadım. Gerisini çok ucuza kapattım. Bir tane parasına üç tane satın aldım. Hiçbirinden de memnun olmadım. Bütün pislik, bok, püsür, cinayet, iktidar her şeyin erkeklikten çıktığın bildiğim için erkeklerin kolay satın alınabilir varlıklar olduğunu da bilirim. Paran yoksa göte bile tavdırlar. Kolay bulunurlar ama bir kez alındı mı başa da beladırlar. Şayet bir erkeği illa almak zorundaysanız kıçına parmak sokun ki biraz yumuşasınlar. O zaman biraz tahammül edilebilir hale geliyorlar. Yumuşuyorlar. Ne komik cins ki kıçından yumuşatılabiliyor. Evrendeki, uzaydaki yerimi satın alıyorum. Satın alamadığım ise kalbimin derinlerinde duran, bana en büyük yarayı veren, kendimi anlatmama izin vermeyerek ölen, beni öldürerek giden babamdır.travesti blog

Ankara travestileri, istanbul travestileri, Travesti kategorisine gönderildi | , , ile etiketlendi | Yorum bırakın