Travesti kafamda milyonlarca plan vardı

Travesti kafamda milyonlarca plan vardı

Korkuyordum. Yine mi? İlkokulda top, lisede travesti , peki üniversitede ne olacak? Üniversite okumamaya karar verdim. İstanbul’a annemin yanına gittim. İçim içimi yiyordu, cinsel isteğim başa çıkılamaz hale gelmişti. Denemek istiyordum. Bir erkeğin tenine dokunmak nasıl bir şeydi onu yaşamak istiyordum. Anneanneme yatılığa gittim iki günlüğüne, sabah dayım işe gidiyordu, canım sıkılmasın diye de bilgisayarını götürmüyordu işe. Eşcinsellerin yoğunlukta olduğu bir sohbet ağı var, bilen bilir. Oraya girip başladım çevremde arayış yapmaya. Kartal’dan biriyle şişli travesti tanıştım ve ertesi gün anneanneme ben gidiyorum deyip çıktım evden. Anneme akşam üstü geleceğim dedim ki adam ile zaman geçirebileyim. Neyse buluştuk, tanıştık… Arabasıyla gelmişti, yaşı yirmidört-yirmibeş falandı. Bir kaç saat sonra ilk hamleyi ben yaparak dudağından öptüm, o da karşılık verdi ve sevişmeye başladık. Ben cinsel organını deliler gibi merak ediyordum, aceleci davranıp elimi götürdüm, sonra beni durdurdu. ”Öpüşelim, sevişelim ama daha ileri götürmeyelim, yaşın küçük, pişman olacaksın” dedi. Ne pişman olması? Deliler gibi istiyorum! Merak ediyorum. Bunun için anneme yalan söylemişim. Neticede ikna ettim onu ve oral yolla ilişkiye girdik. Bir anda dayımın bilgisayarındaki geçmişi silmeyi unuttuğum aklıma geldi, eve gidene kadar dudağımı yiye yiye bir hal oldum. Neyseki sorunsuz geçti o gün. Üç gün sonra anneme Şahika Yücel’in travesti hakkındaki bir videosunu izlettim. Çevremde hiç  istanbul travestileri yoktu, bir tek Bülent Ersoy vardı. Onun da o dakikaya kadar ameliyatlı olduğunu bilmiyordum. Zaten kafamdaki ideal imaj o değildi. Erkeklere ilgi duyuyorum, eh top-ibne zaten kadın gibi olunca deniyor, demek ki ben eşcinselim dedim. Annem hemen yapıştırdı videonun ardından soruyu; ”Cevabını biliyorum ama yine de senin ağzından duymak istiyorum. Eşcinsel misin?”. Önce utandım, sıkıldım ama nihayetinde cesaretimi toplayıp, ”Evet, anne eşcinselim” dedim. Sonra saatlerde üzerine konuştuk, o bana beni anlattı, ben ona benim bilmediği yönlerimi. O gün daha önce hiç olmadığı kadar huzurlu bir şekilde koydum yastığa başımı. Sabahında bir sürü video izlettim anneme ardı ardına, çok sakindi, çok sahiplenici. Aradan kısa bir zaman geçti ki annem ben dışarıdayken arayıp hemen eve gel dedi. Eve gittiğimde annem yarı bilincini kaybetmiş, sinirden eli ayağı titriyordu. Dayım bütün yazışmalarımı anneme olduğu gibi anlatmış. Yazışmalar cinsellik üzerineydi hep ve şuan kendime yakıştıramadığım bir üslupla travesti resimleri yazılmış şeyler. Annem bilgisayarımı aldığı gibi ortadan ikiye ayırdı, neye uğradığımı şaşırdım. Annemi ilk defa o kadar sinirli gördüm hayatımda. Annemden ilk tokatı o gün yedim. Sonra kendimi onun yerine de koymadım değil. Onsekizine yeni girmiş evladım internette biriyle tanışıp buluşuyor ve oral seks yapıyor… Bu kadar tepki vermesem de çok üzülürdüm herhalde. Eşyalarımı topladığım gibi ertesi gün babamın yanına gittim. Orada farklı bir atmosfer. Annemin tokat atmasını sorun etti baba tarafı. Malum anne-baba ayrı olunca her iki taraf da birbirinin açığını arar genelde. Bir kaç gün de öyle geçti, sonra annemin ikinci eşinin çirkeflik yapası gelmiş annemi bir güzel doldurmuş bana karşı, bir süre sonra babamın olduğu şehre geldiler annem ile ikinci eşi, orada da aynı muhabbetler. Ses desibeli kulak zarı patlatacak düzeyde. Sonrasında yaklaşık üç ay kadar annemle görüşmedim. Utanıyordum. Daha sonra o ilk adımı attı ve aradı. Hiçbir şey olmamış gibi. Sanki hiçbir şey yaşanmadı. Ben işe girdim, çalışmaya başladım bir yıl kadar çalıştım. Bu sürede kendimi tanımaya başladım. Travesti haberleri  bir kadın olduğumun bilincine vardım. Üzerine bolca araştırma yaptım. Emin olana kadar yerli-yabancı bütün kaynakları inceledim. Unisex kıyafetlere geçişim burada başladı. Saçlar uzadı, şortların boyu kısaldı, kaşlar daha kavisli alınmaya başlandı. Bir ileriki aşama saç boyamaydı, onu da yaptım. Babam gayet normal bir şekilde karşıladı, annem de işte iki üç laf söyleyip susuyordu. Ablamla da tartışıyorduk ama daha sonra can ciğer kuzu sarması oluyorduk hemen eskiden olduğu gibi. İşten ayrılıp dersaneye yazıldım.Bir yılı daha unisex olarak dersanede geçirdim, sonra sınava girdim ve İstanbul Üniversitesi’ni kazandım. Kafamda milyonlarca plan! Sonunda senelerdir hayalini kurduğum bedene kavuşmama bir adım daha yaklaşmıştım. Üniversite demek, LGB travesti ,  ankara travestileri I camiası ile iç içe olmak demek. Üniversite demek, özgürlüğüne bir adım daha yakın olmak demek. Kararlıydım ben olmaya. Ya bu deveyi güdeceksin, ya bu diyardan gideceksin dedim kendi kendime..

Travesti kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum bırakın

Travesti eşcinsel bir gencin hikayesi çifte ayrımcılık

Travesti eşcinsel bir gencin hikayesi çifte ayrımcılık

Suriye’den Lübnan, Sudan ve nihayetinde İstanbul’a uzanan bir kaçış ve zorunlu göçün travesti “kahramanı” eşcinsel genç Maher’in hikayesi: Suriye’de savaş, İstanbul’da ise Suriyeli ve eşcinsel kimliğine dönük çifte ayrımcılıkla sarmalanmış bir hayat…
Suriye’de yaşanan savaş ve IŞİD saldırılarının ardından milyonlarca Suriyeli doğduğu toprakları terk etmek zorunda kaldı. Kimisi Avrupa yollarına döküldü, çok sayıda kişi yakınlarını hem savaşta hem de bu yolculuklarda yitirdi.
Kurtuluş’ta bir kafede konuştuğumuz Maher Daoud da yaşadığı yeri terk etmek zorunda kalan milyonlarca kişiden biri. Lazkiye’de başlayan hayatının 23. yılında yaşadığı şehri terk etmek zorunda kalmış. Lazkiye’den Lübnan’a; oradan Sudan’a ve nihayetinde İstanbul’a uzanan bir göçün hikayesini anlatıyor Maher. Hızlı hızlı konuşuyor, sanki peşimizden biri kovalıyormuşçasına her şeyi bir çırpıda anlatmak istiyor…
“Sanat, nefes almak demek”
Şimdi 24 yaşında olan Maher, sanatçı bir eşcinsel genç. Suriye’de mimarlık okumuş. Ancak savaş koşullarından dolayı okulu bitiremeden kaçmak zorunda kalmış. Bir yandan da suluboya ve akrilik çizimler yapıyor. Maher, çizimlerinin her birinde bir travesti hikayesinin saklı olduğunu söylüyor. Maher’e göre sanat, nefes almak demek. Suriye’de bir “gey yaşantısı” olmadığı için, sanat nefes alabildiği tek alan.
Lazkiye’deki durumu soruyorum. Maher, Lazkiye’de yaşamanın “korkunç” bir şey olduğunu söylüyor:
“Lazkiye Beşar Esad’ın şehri. Haliyle, baskı her zaman çok yoğundu. Konuşmak, bir şeyler yapmak neredeyse imkansız. Sanatta da durum böyle. İkinci sergimi açabilmek için çok uzun zaman uğraşmak durumda kalmıştım. Çok fazla yerden imza almanız gerekiyor. Karakoldaki neredeyse her polisle muhatap olmak durumunda kaldım. Bütün resimleri inceliyorlar ve kimilerini ‘uygun’ bazılarını ise ‘uygunsuz’ buluyorlar. Sürekli, neden böyle resimler yaptığımı sordular. Beşar Esad’a karşı olup olmadığımı öğrenmeye çalışıyorlardı.”
Maher politikadan bahsetmeyi sevmiyor. Bunda “Suriye’de politika hakkında konuşmanın haram” olması da etkili. Politikanın hiçbir şeyi değiştirmediğini düşünüyor. Daha fazla sanat istiyor.
Savaşla birlikte işler çok daha zorlaşmış. Suriye’de Esad, ÖSO ve IŞİD’in savaşmasının her şeyi çok daha kötüleştirdiğini söylüyor. Maher’e göre, “özgürlük” için başlayan isyan başlarda çok güzelmiş. Ancak Esad’ın katliamlara başlaması ve devamında Esad karşıtları da aynı yöntemleri kullanmaya başlamasıyla her şey değişmiş.
“Esad olmasa da Suriye’de kalamazdım, IŞİD var!”
Maher; Esad, ÖSO ve IŞİD’in baskıları ve katliamları sonucu gerçekten özgürlük isteyen insanların ülkeyi terk etmek zorunda kaldığını hatırlatıyor. Suriye nüfusunun 24 milyondan 18 milyona düştüğünü ankara travestileri  söylüyor.
“Esad olmasa da Suriye’de kalamazdım ben. Eşcinselim ve IŞİD’in doğrudan hedefiyim” diyen Maher, katliamlara rağmen “özgürlük” umudunu yitirmemiş. Herkes için özgürlük düşünün çok zaman alsa da, gerçekleşebileceğini söylüyor. ÖSO’nun özgürlük adı altında sadece Sünniler için bir yaşam kurmak istediğini; Esad’ın ise tam tersini yaptığını hatırlatıyor: “Özgürlük böyle bir şey değil. Bir dinin ya da mezhebin hakimiyeti özgürlük olamaz. Seküler, çok kültürlü bir atmosfer özgürlüğün olmazsa olmazı.”
Lazkiye sokaklarında polis tacizi
Savaşla birlikte Lazkiye’deki her sokağı polis işgal etmiş. Polislerin sürekli kimlik kontrolü yapması ise eşcinselleri çok yakından etkiliyor:
“Eşcinselsen, eşcinselsindir. Bunu biliyor elbette polisler. Saklamak mümkün değil. Sürekli polis tacizi altında yaşamaya çalışıyorsunuz. Arkadaşlarım polis şiddetine maruz kaldı. Ve bu durum artık çok rutinleşmişti.”
Lübnan, oradan da Sudan’a kaçış
Savaşın bütün baskılarına ve homofobiye rağmen Maher, bir parçasını Suriye’de bıraktığını söylüyor. Suriye’den çıkışını ise şöyle anlatıyor:
“Suriye’den Sudan’a gitmeye çalışıyordum. Bunun için ise önce Lübnan’a gitmem gerekiyordu. Suriye’den çıkabilmek hakikaten çok zordu. Zorunlu askerlik gibi bir sorun Türkiye’de olduğu gibi, Suriye’de de var. Askerlik yapmadığım için, ülke dışına çıkışımı engellemeye çalıştılar. Öğrenci olduğum için bir şekilde çıkabildim. Seneye askerlik yapacağım, dedim.
“Suriye sınırından geçip Lübnan’a gidebilmek için 400 dolar ödedim. Lübnan’a vardığımda da sorun yaşadım. Tripoli’de de savaş bekliyordu beni. Nihayetinde bütün bu keşmekeşten sıyrılıp, Sudan’a bilet aldım. Herhangi biri gibi Sudan’da oturum iznimi de aldıktan sonra, bir süre orada yaşadım. Ailem de Sudan’a geldi.”
Sudan’da çifte ayrımcılık
Sudan’da ise Maher hem Suriyeli olmasından hem de eşcinsel kimliğinden ötürü çifte ayrımcılıkla karşılaşmış: “Dürüst olalım, Sudanlılar ile biz aynı ulustan değiliz. Derimizin renginin biraz daha açık olması sorun yaratıyor. İnsanların bakışlarından bile travesti siteleri  anlıyorsunuz bunu. Yine eşcinsel kimliğimden ötürü de Sudan benim için yaşanabilir bir yer olmaktan çıktı. Abartmıyorum, bir kez otobüste neredeyse üç kişinin tecavüzüne uğrayacaktım. Kendimi zor dışarı attım.”
İstanbul… Ayrımcılık sürüyor
Maher, Sudan’da yaşadıklarından sonra “birazcık daha saygı görmek” için Türkiye’ye gelmeye karar verir. Bulmayı umduğu “saygı” ise İstanbul’da pek yok…
“İstanbul’da Suriyeli olduğunuzu söylerseniz, ‘Aman Allah’ım, Suriyeli misin? Lütfen öl’ tepkileriyle travesti resimleri  karşılaşıyorsunuz. Olumlu yaklaşan insanlar da var tabi ama Suriyeli olduğumu öğrenince onları öldürecekmişim gibi yaklaşanlar, ‘IŞİD’li misin’ diye soranlar da var.
“Yine Türkiye’nin Suriye’ye çok benzediğini gördüm. Suriye’de de Alevi ya da Sünni veya Hıristiyan olmanız büyük önem taşıyor. Buradaki insanlar da bana sürekli dinimi, mezhebimi soruyor. Ona göre benle konuşup konuşmayacaklarına karar veriyorlar.”
Bir İstanbul “gerçeği”: Sokak tacizi
İstanbul’da eşcinsel olmanın nasıl bir şey olduğunu sorduğumda ise duraklıyor. Sonrasında şişli travesti gözlerimin içine bakıp, “Tek kelimeyle, zor” diyor. Sokakta tacize uğradığını anlatıyor. Türkçe’de öğrendiği ilk kelimeler, “Gel gel” ve “Siktir git” olmuş: “Bu kelimelerin anlamlarını çok bilmiyordum ama sokağa çıktığımda insanlar arabalarından sarkarak ya küfrediyorlar ya da taciz ediyorlar.
“Suriyeliysen ikinci sınıfsın”
Uğradığı taciz ve saldırıların sayısını unuttuğunu söyleyen Maher “meseleyi daha iyi anlamamız için” sadece bir tanesini aktarıyor:
“Hiç unutmuyorum, bir gece arkadaşlarımla dışarıdaydım. Onlardan ayrıldım ve eve dönüyordum. Birden bir arabanın içinden çok sayıda adam çıktı. Beni takip etmeye başladılar. Ne yapacağımı bilemedim. Çevreye baktım polis var mı diye ama o an İstanbul’da Suriyeli bir eşcinsel olduğumu tekrar hatırladım. Polis olsa bile beni korumazdı ki? Türkiyelilere göre ben bir mülteciyim ve onlardan aşağıdayım. Ne yapacağımı bilemedim, koşarak kaçtım.”
“İspanyol taklidi yaptım”
İstanbul’daki Türkiyeli eşcinsellerin de Suriyelilere yaklaşımlarının çok “kucak açıcı” olmadığını belirtiyor Maher. Her ne kadar ev arkadaşı olan eşcinseller kendisine Türkiye’de istanbul travestileri olmak hakkında çok yardımcı olsa da; kötü deneyimler de travesti  yaşamış:
“Suriyeli demek Arap demektir. Ve Türkiye’de Avrupalı göçmenlere, turistlere çok fazla saygı gösterilirken; bizlere öyle yaklaşılmıyor. İspanyol ya da İtalyan olmak çok muhteşem bir şey olarak görülüyor. Hayatta kalma kartım genelde İspanyol olduğum yalanını söylemek oluyor. Adımı soranlara Pedro diyorum bazen. Pedro olarak tanıdıklarında hiçbir sorun çıkmıyor. Sonrasında, Suriyeli olduğumu ve adımın Maher olduğunu söylüyorum. O zaman yaklaşımlar ve bakışlar değişiyor.
“Bir yandan da herkes bana ‘Suriyeli gibi değilsin’ diyorlar. Benim iyi birisi olduğumu vurgulamak için yapıyorlar kendilerine göre. Ama ben Suriyeliyim ve bundan. travesti  haberleri utanmıyorum.”
“Suriyelisin sen, istediğin yere şikayet et, hiçbir hakkın yok”
Son sorum ise belki de Maher için şu anda en önemli konu hakkında oluyor. Nasıl para kazandığını soruyorum. Maher, Lazkiye’de zengin bir ailenin çocuğu olarak yetiştiğini anlatıyor. Ancak eşcinsel kimliğinden ötürü ailesi onu bir daha görmek istemediğini söylüyor. Şu anda ailesi Sudan’da ve herhangi bir maddî destek alamıyor.
İstanbul’da ise iş bulamıyor. Çalıştığı bir dükkanın sahibi iki haftalık parasını vermemiş. Asgarî ücretin çok daha altında ücretlere çalışmayı kabul etmişken, onu bile alamıyor Maher. İtiraz ettiğinde ise, “Suriyelisin sen, istediğin yere şikayet et, hiçbir hakkın yok” diyorlar.
Maher için tek iş olanağı seks işçiliği kalıyor. Bir de yaptığı resimlerin satılması ihtimali. Seks işçisi olmakla ilgili herhangi bir sorunu olmadığını söylüyor Maher. Yine de başka bir iş olsa onu tercih edebileceğini ekliyor: “Bedenimi satmıyorum. Bedenim hâlâ benim. Benim kalmaya devam edecek. Ama başka iş olsa, orada çalışmayı tercih edebilirim.”Alıntıdır ..

Travesti kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum bırakın

Travesti bazılarımızın babası memelidir ispatlanabilir

Travesti bazılarımızın babası memelidir ispatlanabilir
Melek güzelliğinde benim kızım. Hayatıma bir bombardıman gibi girdi. Hayatımı darmadağın ettikten travesti sonra, alanlarını bir başşehir coğrafyalamasıyla belirledi. Başlangıç olarak gardrobumdan, yatağımdan ve dizüstü bilgisayarımdan vazgeçtim. İlişkimiz öyle başlayabildi. Sonra boş durmadı. Hınzır gözlerindeki kılıçların kirpiksi merasimine kandım;  beni kendine anne etti. Boş durmadı. Yanıma bir baba uydurdu. Bazılarımızın babası memelidir. O ispatlayabilir. Hafta sonları babasında kalıyor. Beni babasına şikayet ediyor. Akşamsefası teyzesi var onun. Onun sevgisi akşam vakti elde edilir. Ona cilveler yapar, nazlanır. Yemekler, kıyafetler aldırır.
Geldi, “Ömrüme ömür katsalar istemem” dediğim aileyi bir sofra gibi ortamıza kuruverdi. Akrabayı taalukatı bir çırpıda teşkilatlandırdı. Memeli ve kocası olan bir baba. Akşamsefası teyzesine de diyecek şişli travestileri yok. Eski kocası ve eski kocasının sevgilisi ve dahi yeni kocasıyla birlikte o, bir köpeğe insanlık ediyor. Kızımın teyzesi de, babası da sağlam.
Gülşen’in bir teyzesi daha var. Bir leş. O ne kadar çok severse, Gülşen o kadar. Ötesi yok. Gülşen’in öteki teyzesi ve Gülşen, akşam olunca aynı evin kapısından giriyor.
Bıraktım kendimi bu yumağın içine. Babasında kaldığı günler, beni şikayet ediyor. Kimlerle seks yaptığımı bir bir anlatıyor.

Garip bir şekilde beni heteronormlaştırıyor. Al bir de çocuk ilişkisi; benim hep geç kaldığım şey. Yusuf onun kankası. Geçenlerde iki arkadaşıyla birlikte geldi; ona kutlu doğum gecesi yaptılar. Benim doğum günüm olsa bu kadar rafine bir topluluğu bir araya toplayamazdık. Ofis çalışanlarının hepsiyle farklı kodlanmış bir ilişki üzerinden arkadaş. Bora, onu akşamları eve bırakmakla travesti haberleri  ödüllendirildi. Hande aramıza en son katıldığından, bir tertip aşağıda. Çömezi onun. Çünkü Gülşen, daha önce başladı. Hande’yi sevdiğinde Bilge, Hande’yle birlikte korkuyor. Hande’ye baktığında Gülşen, en son mıncıkladığı kediyi hatırlıyor. Tuhaf bir şekilde, Gülsen ve Yusuf’la, Sezen ve Murat’la ilişkisi olgun. Seviyeli bir ilişki tesis edilmiş. En hakikatli aşkı Çağdaş. Güzellik mevzuu bahsinde herkes onun, en az Naz kadar iddialı olduğunu bilir. Naz mı? Naz, Ankara’nın en güzel, ikinci kızıdır. Yani en az ikinci… Naz’ın ikinciliği, Gülşen’le rekabetinden gelir. Gülşen’in nazarında Naz, Çağdaş’la gereksiz bir yakınlaşma içindedir. Çağdaş’a nispet edilen şeyi, varın siz tasavvur edin.
Gülşen’le olan ilişkime, en garip tepki annemden geldi. Hep, “Erkek ol. İleri dönme, geri dön ve bir çocuğun olsun” derdi. Benim gibi bir hayırlı evlat, annesinin dediğini kulak ardı etmez. Derhal harekete geçtim. Erkek olamayışım bile beni çocuk sahibi olmaktan vazgeçiremeyecekti. Gülşen kendini bize, bir müjde ankara travestileri olarak verdi. Aynı müjdeyi anneme cereyan iletir gibi ilettim. Gülşen’i evlatlığıma almak için girişimlerde bulunduğumu söyledim. Anneme Gülşen’i anlattım. “Tıpkı benim gibi” dedim; “Travesti bir kadın.” Hem canım, ne idüğünü bildiğim bir çocuğu büyüteceğim. Gerçi Gülşen’in hangi çağlarda olduğunu söylemedim ama o, henüz tuvalet alışkanlığı kazanmış bir çocuğun gıyabında konuştuğumuzdan emindi. Çıldırdı. “Madem o kadar paran var, yeğenlerin ne güne duruyor?” dedi. Gerçi temizlikçim de farklı düşünmüyor. İstemeden misafirliğe yakalanmış kulaklarımın duyduğuna göre, “Aç köpek” diyor benim için; “Bir de çocuk almış…” Onlara “aç köpek” yakıştırmasını iade edemiyorum. Ciğerime kadar bilirler. Ama 45 yaşımdayım. Heteroseksüel birisi olsaydım, seçimim hiç kimse nezdinde sorun teşkil etmeyecekti. Annemi, Gülşen’in ne idüğü, çıldırttı. Miras hakkının tehdit altında olduğunu düşündü. Hep zararlı işler yaptığımı düşünmüşmüş zaten.
Canım anneciğim, ki, Türkiye Cumhuriyeti bana evlat edinme hakkı falan vermez. Adli sicil kaydımda yazanlar, bana evlatlık verilmemesi travesti siteleri hususunu endişeye mahal bırakmayacak şekilde zaten garantiliyor. Bunu ben de biliyorum. Ama devletin bile karışamayacağı, başka bir ilişki var burada. Anne, devlet bize karışmaz, çünkü bizi teşhis edemiyor. Kafası, var bulunduğumuz konusunda bile karışık. Gülşen’i alıp nereye koyacak mesela? Yok öyle bir yer. Benim yersizliğimin tıpkısı. Uzayda yer kaplamayan bir cisim, nasıl var olabilir?
Gülşen beni bir aile kurmaya tekrar ve tekrar travesti zorluyor. İlk karşılaşmamızda, istanbul travestileri Survive koşullarını derhal ve tamamen anladım. Canım annemiz, Ebru Kırancı kendisine mukayyetti. Yetebildiği, yetişebildiği kadar… Hangi birine yetersin. Yetemezsin. Canım Ebru annem, seni geç anladım.
Tam burada işte, kuir teorisi, feminist paradigma, LGB hareketi ve Anarşizm hatta, geçiliyor; geride kalıyorlar. Bu durumu anlayamıyorlar. Ebru Kırancı’ya neden “anne” dedim acaba? Merak etseniz yeridir. Burcu ve İlayda, trans misafirhanesinin, balatası sıyrılmış, frensiz misafirleri. Survive’ları Ebru Kırancı’dan veresiye yazdırıldı. Ebru Kırancı Kürt olduğu kadar, ateisttir de. İkisi birbirinden bayağı kesirlere payda. İşler düşler çarpılıyor. Hesap böyle. Yani Ebru anne, cennete gitmek için yapmıyor bunu; umarım, anlatabiliyorum. Biyolojik kadınlara, anne olmayı öğretiyor. Hem sakat hem Kürt çocuklar kadar, Kürt olduğu kadar sakat çocuklar da ona “anne” diyor. Ebru gibiler öğretiyor bize anne olmayı. İstanbul’da travesti kabul etmiş ilk hastane, iki yabancıyı Ebru sayesinde tanıştırmıştır. Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları, verdiği sözü tutamadı. Burcu şizofreni tanısıyla yatıyordu. Hastaneye verilme şartı, ailesinden korunmasıydı. Burcu’dan üç aydır haber alınamıyor. Ağabeyiyle birlikte, bilinemeyen bir yöne doğru kaçarken görülmediler. Ebru Kırancı, devletin yaptığını yapmaz. Çocuğunu, onu öldüreceğini bildiklerine teslim etmez.
Ebru gibiler, yaşlı transları da dışarda komaz. Evine ithal eder. Bizler, sizler kadar şanssız değliz. Biz annelerimizi seçiyoruz. Kurada bana hep sorunlu kızlar çıktı. Hepsi bir şeylere bağımlıydı. Sik, hepsinin ortak bağımlılığı. Hayatta kalabilsinler diye onlara yol yordam öğrettim. O vardı bende ve esirgemedim. Seks işçiliğinin esrarını verdim. Sonra bıraktım; sokak, al senindir.
Seks işçiliği üzerinden ilerleyemeyeceğimizi, ikimiz de en başında anladık. Seks işçisi kalifikasyonunda olmayan kızları biz, aktivist yapıyoruz. Basamakları çok kısa sürede tırmandı. Pembe Hayat’ta çay ikram etmek için makamına konuk bile alıyor. Bence ne LGBTT politbürosunda, ne Birleşmiş Milletler strateji plancıları arasında, ne de Avrupa Birliği’ndeki veya Uluslararası Af Örgütü’ndeki yüksek bürokraside Gülşen kadar ne yaptığını bilen var. Kesinlikle kalifiye olduğunu düşünüyorum. Çünkü Gülşen, inanmış biri. Önemli saydığı örgütlerin haberlerini her gün takip eder. Playlistlerini, Türkçe pop listelerine saygıda en az kusur işlemiş bir hakkaniyetle hazırlar. Bunları interaktif platformlarda yayınlar. Fırsat yaratır, bu haberlerin de çığırtkanlığını yapar. Facebook profilinden haykırır, herkesle paylaşır. Arada RTÜK’e mesai oluşturan konularda artistik değeri tartışmalı bazı fotoğraflar paylaştığı da olur. Keşke bu özgürlük davasına, onun kadar saf ve temiz inanabilsek. Gülşen, beni ve düşüncelerimi tokatlıyor. Gülşen, hinliğin kokusunu dedektör gibi seziyor ve ne döndüğünü soruyor. Anlatıyorum. Anlamıyorsa, o işin içinde gerçekten bir hinlik var demektir. Kervan durdurulmalı, kaybolan iğne bulunmalıdır. Ben Gülşen’i, kontrol kalemi gibi kullanıyorum. Anlayıp, kafası değil ayakları üstünde durduğuna onay verdiği her konu, benim için de öyledir. Anlayamıyorsa değil. Kararlarım ve yazılarım, Gülşen’in aklından süzüldükten sonra Yusuf’un radarına giriyor. Yusuf bu dibe çökmüş kahve telvesinden manalar çıkarıp, hayra yorduktan sonradır ki, önünüze getiriliyor. Üç önemli akıl süzgecinde damıtılmış tek yazı! İyisiniz.
Kendimize sizinkilerden daha kötü bir aile kurmamışız, gördünüz. Hasta, sakat, ibne, bağımlı, ebeveyn ve çocuklarımızı sizin gibi dışarıya tükürmüyoruz. İçimizde sıçtığımız ayrı bir bok. Bunlar, hep Gülşen’in yüzünden oldu. Bu kız, beni öldürür. Gülşen, artık eşraftan sayılıyor. Tabi… HDP’den, belli ki rahat bir koltukta oturmayan birileri Gülşen’i arayıp soruyor. Lambdaİstanbul, onun emrine amade. ODTÜ’lü teenager grubuyla takılır. Müslüman oluşu, bunların yanısıradır. Ben de bayılırım dine imana, akraba ve taallukata… Yılanın sevmediği narpız, deliğinde bitermiş. Benim kızlar, ya müslüman oluyor, ya faşist. Yarakseverlikleri ve kaliteli bir ev hayvanına sahip oluşları, ortak özelliktir.
Genç çocuklarla sevişirken, bir süre sonra, kocalarımı çocuklarım gibi sevmeye başlıyorum. Bende var bir tuhaflık. Ben başka bir kadınım. Söylediğim her söz, daha önce karşısında olduklarıma dairdir. Daha önce mutlaka, kendim tarafımdan inkar edildim. Ben, inkar eden ve edilen, tek kişiyim.
Aile kurumunun da içine sıçarım. Buyurun, yılın ilk çeyreğindeki enflasyon rakamı beklentisi anketlerine cevap verecek bir hane halkı size. Tüketici fiyat endeksleri hazırlayın, durmayın. Feminizmde de durum böyleydi, seks işçiliğinde de. İkisini de, karşısındayken oldum. “Estetiksiz” tabiri sırıtacaksa eğer, “kocaoğlan” diyelim bana. Fakat, gayet sağlam durdum. Kendimi sundum ve bu para etti, iyi mi? Şu ülkede ne satsan alıcı bulur. Satılmayan, alıcısı olmadığından değil, satıcısı olmadığındandır. Ben bunun bizatihi ispatıyım. Peruk olmayınca, saçsız, zavallı, şişko, tamam olabilir ama aynı zamanda yaşlı bir ibneyim. Peruk ve aparatlarla, histerik bir orospu oluveriyorum. Satışveriş yapıyorum. Fantastik bulanlar oluyor. İnsanları dolandırdığım gibi bir şüphe tarafından, mütemadiyen rahatsız ediliyorum. Hani ben fıkralarınızın malzemesiyim. Yaşlı, kıllı ve şişman… Sevmediğiniz beden hatlarımla, karikatürler yemlemiştiniz hani…
Ben bu düzenin içine sıçayım. Beni kraliçe travesti  yaptınız, kim inanır? Çünkü sizin bir kıraliçeye ihtiyacınız varmış. Boşluğu gördüm. Orayı doldurmaya hamle ediyorum. Çünkü bundan başka; yani kıraliçelik mesleği olmasa, beni kabul edecek sektör yok. Yakıştı da. Ben bir kıraliçeyim. İnanmazsanız, Galler Prensi söylesin. Ben öyle inanıyorum. Hepiniz inanın. Taç benim değil mi? Kendimi sunduğum gibiyim.
Çok güzel olduğu rivayetlere konu bir ev arkadaşım var. Ki, kendisinin bahsi, yukarıda Gülşen’in ikinci teyzesini takdim sırasında geçti. Kocasının kölesi. Özge, kocası tarafından düzenli aralıklarla, bir BDSM seansı tadında dövülür. O güzel beden, maalesef kocasının. Üstünde morluklar, birer barkod işareti gibi durur. O aslında bedeninden vazgeçti. Oysa ben, bir kıraliçeyi sunarım. Erkekler beni yalamaya ayak parmağımdan başlar. Kıraliçe sevmenin yordamı bu.
Aslında ben, bedenimle de dalga geçerim. Bedenim bana itaat etmek zorunda. Ne bedenimi ikna etmem gerekir gerçekten kadın olduğuma, ne de partnerimi. Apaçık: ben bir kraliçeyim. Herkes haddini bilsin. Bir erkek beni, öyle, sıradan bir ibneyi, ortalama bir kadını siker gibi sikemez.
Kadınlar vajinayı tamamen yanlış anlamış. Ben yanlışı düzeltiyorum. Ben, bu aileyi düzeltiyorum. Baba, ağabey, namusumu koruyacak erkek kardeş falan yok. Bakın bizim ailede, babamızın memesi var. Babamızın kocaları da varmış. Yinelemek gibi olmasın, Akşamsefası, eski kocasıyla yeni sevgilisiyle ve dahi eski kocasının yeni sevgilisiyle bir köpek arasında, aynı evi pay ediyor. Herkes mutlu. Benim kıraliçe oluşuma kim itiraz edecekmiş? Her şeyi düzelteceğime söz veriyorum. Rahat olun. Az bekleyin. Şu çarkı paslanmış düzenin ailesini ve şu ailenin çarkı paslanmış düzenini, erkek tahakkümünden kurtarayım önce. Kurtarayım, azad kılayım. Erkekleri insana benzeteyim. Tükürmeyen, sövmeyen, öldürmeyen, tecavüz etmeyen, asker olmayan haline getireyim. Onları tutup, fabrika ayarlarından bozayım. Sonra devlete el atarız. Etnik kimlikler ve anadil meselesi de masada. İrdeliyorum enine boyuna; notları var. Bir kaç ülke kurayım diyorum. Niye? Şapka devrimi olmadı mı? Ülke kurabileceğime inanmayıp, şapka devriminin yıldönümünde geçit resmi yapanlar! Aynı mısınız? Mülteci sorunu öte yanda. Ama en çok Avrupa’yı çimdiklemek istiyorum. Sıçıp, boklarını yiyecek durumdalar. Mutsuzlar. Hükmü henüz tebliğ etmedik ama hiç hayırlı düşünmüyorum Amerika hakkında da. Ortadoğu, her gün bir başka çocuğu, kundağıyla getirip kapıma bırakıyor. Nereden başlasam? “Yola madem çöllerdeki satrabı yalvartmak için çıkmıştım”, dünyaya barış getireceğim, çare yok. Getireceğim, getirmesine de, erkekler sorun. Pislik asker ve polisten yayılıyor. Yenilecek rakip o. Onu travesti resimleri yeneceğim ve sahada olan sahada kalmayacak. Alıntıdır ..

Travesti kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum bırakın